Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı Mimari tarzını tartışmaya açma zamanı geldi. Eline kalem alanın yazacakları ile kamuoyu konuyu doğru anlayamayabilir. Bu konudaki haber şöyle: En son Mimarlar Odasının ev sahipliğinde, Denizli Ticaret odasının konferans salonunda, ülkemiz mimarlığı, ibadet yapıları, TBMM Camii ve kentlerimizin bugünkü durumu, konulu bir konferans tertiplendi. Ağa Han Uluslararası Mimarlık Ödülü sahibi ünlü Mimar sayın Behruz Çinici bu konferansa konuşmacı olarak katıldı. Sayın Çinici yaptığı konuşmada özetle şöyle dedi: "İbadet yapılarının, camilerin hâlâ kubbeli ve minareli yapılması çağdaş mimariye ve İslama uygun değildir. Çünkü minare İslamın değil, Suriyeli Hristiyanların çan kulelerinden bize geçen bir mimari elemandır. Ezan için yüksekçe bir yer yeterlidir. Günümüzde ezanın duyurulması için daha çağdaş teknolojik araçlar varken, hâlâ iki üç şerefeli minareler yapmak komiklikten öteye bir şey değildir..." ODTÜ kampüs binası TBMM Camii ve milletvekili lojmanları gibi önemli yapıların mimarı olan ve Ağa Han Uluslararası Mimarlık Ödülü sahibi Çinici, Denizlili yatırımcılardan mimarlara şans tanınmasını, mimari eserler oluşturulmasına katkı sağlamalarını istedi. Sayın Çinici konferansından sonra, mimarlarla birlikte Denizli Tenis Kulübünde akşam yemeği yedi. Çinici yemekte tamburu eline alarak mimaride olduğu kadar müzikte de ne kadar usta olduğunu gösterdi. Benim dikkat çekmek istediğim hususlar ise; Gerçekten İslamın ilk döneminde minare yoktu. Ezan yüksekçe bir yere çıkılarak okunurdu. Sonradan daha yüksekçe ve ezana mahsus minareler yapılmaya başlandı. Bunun dine bir ekleme olduğunu söyleyen çok kıymetli din ilim adamları konuyu tasvip etmediler. Ancak bu konuda; minarede okunabilir. Olabileceği fetvaları da verildi. Suriye veya başka coğrafyalarda kiliselerde minare yoktur. Çan kuleleri var. Viyana Saint Stephan Kilisesinin yüksekliği ve mimarisi ile Avusturyalılar dünyaya övünüyor. Onda da minare yok. İslamda olmadığı ifade edilen minareler yerine, çağdaş ezan duyurma elektronik aletleri de minareler gibi İslamın ilk döneminde yoktu. Bu aletlerin tavsiye edilmesini tam anlayamadım. Kubbeli yapılar gözü yormayan çizgiler taşıdığı gibi, bütün dünyada statik hesaplar ve yıkılmazlık bakımından en sağlamlarıdır. Kubbenin yıkılması için önce düzlem konumuna gelmesi, sonra da kırılması gerekir. Düzlem mimaride ise ufak bir dengesizlikle kırılma ve yıkılma gerçekleşmektedir. Bunun son örneğini Düzce depreminde gördük: Düzce Kaynaşlı beldesi Ankara yolu kenarındaki camiyi örnek vereceğim. Caminin alt katı tuvaletler ve kahvehane idi. Deprem yatsı namazının bitiminden beş dakika sonra oldu. Cemaatin çoğunluğu alt kattaki kahvehaneye çay içmeye indiler. Depremde kahvehanenin lento ve kolonları kırıldı. Aynı yerde 70 kişi vefat etti. Caminin beton kubbesi ise ters bir tencere gibi yıkıntının üstünde sapasağlam duruyordu. Keşke imam efendi cemaatini beş dakika daha oyalayabilseydi, 70 insanımız kubbenin altında dipdiri kalacak ve kaybetmeyecektik onlara rahmetler diliyorum. Saygı değer mimarımızın teşebbüsleri ile, mimari yönünden Türk kubbe ve minare mimarisinin masaya yatırılmasını bekliyorum.