Avrupa ve ABD basınından bazı tercüme ve alıntılara bakıyorum, Türkiye hemen her şeyde fakir; hatta onlara göre demokraside bile; ancak su varlığında zengin. Bizim gibi nehirleri olan birçok ülke için kullanılmayan bu zengin sıfatı, Türkiye'ye layık görülüyor. Peki gerçekten biz su zengini miyiz? Bence değiliz. Niye adımız zengine çıkmış acaba. İşte orası karışık. Günlük hayatta, bir kimseden bir şeyler istemeye niyetlenenler; onun zengin, cömert ve iyiliksever olduğunu kulağına söyler durur. Sahi batı dünyası suyla ilgili, bizden ilerde neler talep edecekler? Ne işler açacaklar başımıza? Bana göre gelecekte, suyumuzun insanlığın ortak malı olduğunu, yardımlaşmanın ne erdemli bir şey olduğunu, Türk'e de böyle davranmanın atasından miras olduğunu söyleyip; sırtımızı sıvazlayarak, suyumuza ortak olacaklar. Olmak için uğraşacaklar. Buna yanaşmazsak, o zaman ne barbarlığımız, ne insan hakları düşmanlığımız kalır, ortaya dökülmedik. Şaka bir tarafa, şimdiden suyumuza sahip çıkmalıyız. Bir zamanlar Osmanlı toprağından gelen petrol kokusu, İngilizin başını döndürmüştü. Birinci Dünya Harbinin ana sebebi de buydu. Binlerce İngiliz askerinin ölümüne de razı olarak Orta Doğu topraklarını Osmanlı'dan koparttılar. Petrolün getirisini de, iki büyük petrol tröstünün eliyle İngiliz kasalarına akıttılar. Şimdi ise, öldü bitti dedikleri Türklerin elinde, su nehirleri ve deryaları olduğunu görerek kur yapmaya başladılar. Biz sizin petrol nehirlerinize bir şey dedik mi? Onların dergi ve gazeteleri, sık sık "Su Savaşları"ndan bahseder oldu... Bu demektir ki ileriye yatırım yapılıyor. Savaşa alıştırılıyoruz. Türkiye su gücünü çok akıllı kullanmalıdır. Biz kaynakların yeryüzüne çıktığı noktayız. Öncelikle İstanbul Boğazının doğu yakasından, Rus hududundaki (yani Ermenistan) Arpaçay'a kadar, bütün nehirlerimizi akıllı bir proje ile birbirine bağlamalıyız ve de bağlayabiliriz. Yani Karadeniz'den Karasu ağzından Sakarya Nehrine giren bir deniz vasıtası, Fırat veya Dicle yoluyla Basra Körfezine geçebilmelidir ve geçer... Bu teknik bakımdan mümkündür. Devlet bütçesiyle yapılabilecek kadar az masrafla da olur. Nakliyede demir ve kara yollarının yükü %75 azalır. Birbirlerine bağlanan nehirlerin kıyılarına kurulacak dinlenme tesisleri, zaten masrafını kısa zamanda amorti edip, on senede kâra geçecektir. Bazı Türk firmalarına, Yap-İşlet-Devret usulüyle belli süreliğine ihale edilir. Çok değil üç sene içinde bütün nehirlerimiz birbirlerine bağlanmış olacaktır. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanından başlayarak; İkinci Selim ve bilhassa Üçüncü Murad Han zamanında doruğa ulaşan ve fikir babası rahmetli Sokollu Mehmet Paşa olan, 1575'lerin cesur Türk projesini, biz uygulamaya koymazsak; bir gün birileri yapar biz de seyrederiz. İstanbul Boğazının sıkışık gemi trafiği, bir gün bir trajediye sebep olursa, zararı kimleri yakar bilemem. Atalarımızın elinde bugünün, inşaat teknik araç parkı yoktu. Ama görüş ve cesaretleri vardı. Tek başına bu proje, 21'inci asrı Türk asrı olarak isimlendirmeye yetecektir.