Sizin de dikkatinizi muhakkak çekiyordur. Camilerimizde artık fıkıhtan, ilmihal bilgisinden yani, abdest nasıl alınacak, namaz nasıl kılınacak, abdesti namazı bozan şeyler nelerdir... gibi konulardan bahsedilmiyor. (İstisnalar kaideyi bozmaz!) Yıllar önce, bir vaiz efendiye, "Hocam hep yüksek perdeden konuşuyorsunuz, anlattıklarınızın çoğunu cemaat anlayamıyor. Halbuki cemaatin çoğu doğru dürüst abdest almasını, namaz kılmasını bilmiyor, biraz da bunlardan bahsetseniz daha iyi olmaz mı?" demiştim. Vaiz efendi çok bozulmuştu; "Ben vaizim, böyle ufak işlerle meşgul olmam, bunlardan imamlar, müezzinler bahsetsinler!" demişti. Şimdi artık imamlar da camilerde, fıkıhtan, ilmihalden bahsetmiyorlar. Diyanet'in belli günlerde meal okunması, belli günlerde ilmihal okunması emri varsa da ikinci kısmına pek uyan yok! Camilerde anlatılanlar hep "fazilet" ve "önemi" cinsinden şeyler. Yeri gelince abdestin faziletinden, öneminden, yine namazın öneminden, kıymetinden bahsediyorlar, fakat sünnet üzere; adaplarına, müstehaplarına, sünnetlerine, vaciplerine, farzlarına dikkat ederek; mekruhlarından, müfsitlerinden kaçınılarak nasıl abdest alınacağından, nasıl namaz kılınacağından bahseden yok. Bunun görünen ve görünmeyen birçok sebebi var: FIKIH ANLATMAK KOLAY DEĞİL Birincisi, fıkıh iki kere iki dört gibi kesin hükümler ihtiva eder; yoruma, şahsi düşüncelere kapalıdır. Bunun için, fıkıh anlatacak kimsenin önce kendisi iyi bilmesi lazımdır; kürsüye çıkmadan önce hazırlanması gerekir. Mesela dört mezhebin fıkıh bilgilerinde bir otorite olan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri o ilmine rağmen vaaza çıkmadan önce ciddi hazırlık yapar, notlar alırdı. Böyle ciddi hazırlık yapmak da zaman ve emek ister. Bunun için görevliler işin kolayına kaçıyorlar. Alıyorlar ellerine bir meal veya hadis kitabı istedikleri gibi yorumluyorlar. İkincisi, fıkıh anlatıldığında, vaiz efendi iyi hazırlanmadığı takdirde, yanlış bir şey söylediğinde cemaatten bilenler itiraz eder. Bilmeyenler de kafasına yatmadığı için itiraz eder. Eskiden böyle durumda dirayetli, sabırlı din adamları bıkmadan usanmadan güzel bir üslupla söylediklerinin kaynağını, kitaptaki yerini göstererek bunları ikna ederlerdi. Takdir edersiniz ki bu da kolay bir iş değildir. Bunu yapabilmek için, ilim lazım, sabır lazım en önemlisi de ihlas lazım. Üçüncüsü, din görevlilerinin tayin korkusu. Dediğimiz gibi fıkıh anlatmak zordur, nefse ağır gelir, bunun için karışanı, manisi de çok oluyor. Fıkhî konularda istediği cevabı alamayan cemaat fırsat kolluyor, başka konuda imamın bir eksikliğini gördüğünde hemen soluğu müftülükte alıyor. Şikâyetler çoğalınca ortalığı yatıştırmak için din görevlisi başka yere naklediliyor. Bunları bilen gören cami din görevlileri de selameti susmakta veya suya sabuna dokunmamakta arıyor. Ayrıca, fıkıh dışında anlatılanlar, cemaati heyecana, galeyana getiriyor. Bunun için nefislere ağır gelen fıkhi konulara değinilmiyor. İmam namazını kıldırıp giderse, vaiz efendi fıkıhtan bahsetmeyip felsefeden, ahlaktan, faziletten bahsederse başı rahat oluyor, derde girmiyor. İMANIN SERMAYESİ Hal böyle olunca, cemaat aklına, hissiyatına uygun hareket ediyor: Adam elinde taburesi ile 10 basamaklı cami merdivenini rahat çıkabiliyor fakat içeride sandalye üzerinde namaz kılıyor. Cami cemaatine bakıyorsunuz her türlüsü var. Başı açık, yalın ayak, kısa kollu, kasketli, fötrlü hatta şortlu. Marmaris'te camide şortlu yaşlı adamları görünce imama dedim ki: "Sen bunlara bir şey söylemiyor musun?" Cevabı manidardı: "Nasıl söyleyebilirim! Bunların kimisi emekli paşa, kimisi müsteşar, kimisi de genel müdür!" Belki de istenen, planlanan da bu. Herkes her aklına geleni din diye yapacak, zamanla da ortada din diye bir şey kalmayacak. Her halde "light İslam", "ılımlı İslam" denilen, fıkıhsız içi boşaltılmış İslam da bu. Halbuki fıkıh dinin temeli, aslıdır. Fıkıhsız bir İslam düşünülemez. Meşhur fakihlerden İbni Abidin hazretleri, "Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır" buyurmuştur. Hadis-i şeriflerde fıkhın önemi şöyle bildirilmiştir: "Dinin temel direği fıkıhtır." "İmanın sermayesi fıkıhtır."