Adalet, adil olarak herkese tatbik edilirse gerçek manada adalet olur. Kişilere göre değişirse o, adalet olmaktan çıkar; zulme dönüşür. Bunun için dinimiz adaletin eşit olarak uygulanması üzerinde çok durmuştur. Nitekim, Peygamber Efendimiz, "Kızım Fatıma da olsa hırsızlık yapanın cezasını veririm" buyurarak farklı uygulama yapılamayacağını ifade buyurmuştur. İslam tarihinde de bunun örnekleri çoktur. Meşhur Türk Hükümdarı Gazneli Mahmud Hân zamanında, eşkıyâlık yapan, halkın karısına kızına sarkıntılık eden, zâlim biri vardı. Halk bunun zulmünden çok korkuyordu. Bu zâlim bir fakirin evine her akşam gelip sıkıntı veriyordu. Fakir kimse, her gece bir bahâne bulup onun kötü arzûlarına mâni oluyordu. Zamanla bu hâlinden vazgeçer diye sabrediyordu. Fakat zâlimin pişman olacak hâli yoktu. Fakir kimse, zâlimin verdiği sıkıntıya dayanamayıp, Sultan Mahmud Hân'ın huzuruna giderek durumu anlattı. Sultan bu habere çok üzüldü. Fakiri tesellî etti. Ayrıca birçok hediyeler vererek onu sevindirdi. Sonra da, "Sen hiç endişelenme, bu işi bizzat kendim takip edeceğim. O kimse evine geldiğinde, onu oyala bu arada bana bir haber yolla gerisine sen karışma!" dedi. Sonra mâiyetindeki adamlara dönüp,"Bu kimse gece gündüz ne zaman buraya gelirse hemen yanıma alın!" emrini verdi. Gönlü yaralı fakir Müslüman, sevinç içinde, sultana duâlar ederek oradan ayrıldı. Aradan iki gün geçince, zâlim kimse gece yine eve geldi. Fakir, oğluna "Sen bunu biraz oyala" diye tenbîh ederek sessizce evden ayrıldı. Doğruca saraya gitti. Daha önce tenbîhli olduklarından görevliler, hemen pâdişâhın huzûruna çıkarttılar. Fakir kimse pâdişâha, "O kimse yine geldi. Şu anda evimde" dedi. Sultan Mahmud Hân eline keskin bir kılıç alıp, hemen saraydan çıktı. Beraberce fakirin evine vardılar. Fakir kimse, pencereden içerdeki adamı gösterdi. Sultan, "Sen içeri gir sonra da mumu söndür!" dedi. Daha sonra mum söner sönmez, sultan hışımla içeri girdi. Zâlim kimsenin cezasını verdi. Sonra,"Mumu yakın!" emrini verdi. Mumun yanmasını heyecanla bekleyen sultan, etraf aydınlanınca dikkatlice ölen kimsenin yüzüne baktı. Sonra yüzü birden aydınlandı. Şükür secdesine kapanıp, Allahü teâlâya şükretti. Mazlûm kimse pâdişâhın bu hâllerinden birşey anlayamamıştı. Dayanamayıp sordu: "Pâdişâhım, mumu söndürtmenizi, sonra yaktırıp ölen kimseyi görünce şükür secdesine varmanızı anlayamadım. Bunun sebebi nedir?" Pâdişâh şöyle cevap verdi: "Işığı söndürtmemin sebebi şu idi. Çok korktum, bu büyük suçu işliyen kimse benim yakınım olabilirdi. Bu yakınlığa güvenip bu işe cür'et edebilirdi. Eğer ışığı söndürtmeseydim, bu kimse çok yakınım olduğu takdîrde, akrabâlık hissim ağır basar da gerekli cezâsını belki veremezdim. Karanlıkta kim olduğunu göremeyeceğim için bu işi daha rahat yapabilirdim. Sonra mum yakıldığında, baktım ki tanıdığım birisi değil bunun için de şükür secdesi ettim. Çok şükür böyle yakınlarım yokmuş." Daha sonra da, "Yiyecek bir şeyiniz var mı?" diye sordu. Fakir kimse evinde mevcut olan, biraz peynir ile bir parça ekmeği getirdi. Sultan bunları yerken dedi ki: "Sen gelip bu hâdiseyi anlattıktan sonra üzüntümden yemeden içmeden kesildim. Zâlim kimseye şimdi gereken cezâyı verdikten sonra rahatladım. Allahü teâlâya hamdolsun ki, bu cezâyı vermeği bana nasip etti. Şimdi gönül rahatlığı ile yemek yiyebiliyorum." Sultan Mahmud Hân çok âdil ve merhametli bir pâdişâhtı. Alimleri, evliyâyı çok severdi. Dinin yayılmasına, Ehl-i sünnet âlimlerinin yetişmesine çok gayret etmiştir.