Dün, camilerimizde fıkıh, ilmihal bilgisi öğretilmemesinin zahiri, görünen bazı sebepleri üzerinde durmuştuk. Bugün de, görünmeyen, sinsi sebepleri üzerinde durmak istiyoruz: Batılı İslam karşıtı güçler asırlar süren kanlı ve acı tecrübelerden sonra, güç kullanarak İslama bir zarar veremeyeceklerini, hatta bunun Müslümanları birbirilerine kenetlediğini gördüler. Bunun için İslamı yok etmede yeni bir yol bulmalarının gerekli olduğuna karar verdiler. Yaptıkları araştırmalar sonucunda İslamı ayakta tutmada, nesilden nesile ulaştırmada en büyük etkenin mezhepler ve fıkıh âlimleri olduğunu tespit ettiler. İslam ile yeni mücadelelerinde bunu esas aldılar. Mezhepler ve fıkıh âlimleri, fıkıh kitapları, ilmihal kitapları halkın gözünden sinsice düşürülecek; Müslümanlar meale ve hadis kitaplarına yönlendirilecekti. Fıkıh bilgilerinin yerini örf ve âdet alacaktı. Din sosyal alandan hissettirmeden çekilecekti. FIKIH İLMİNİ KALDIRMA ÇALIŞMALARI Buna çeşitli maksatlarla Avrupa'ya gönderilen sözde aydın gençlerden başladılar. Daha sonraları İslamı temsil eden Osmanlıyı yıkmak için kurdukları İttihat ve Terakki mensubu kimselere bu hastalığı bulaştırdılar. Bundan dolayıdır ki, İttihatçıların hiç gündemden düşürmedikleri konuların başında hep dinde reform olmuştur. İttihatçıların fikir babası olup Osmanlının yıkılmasında önemli rolü olan Ziya Gökalp daha 1913 yılında, ezanın, Kur'anın, hutbenin kısaca bütün ibadetlerin Türkçeleştirilmesini teklif etmişti. Dinin yerine milliyetçiliği, Fıkhın yerine aklı ve felsefeyi koymayı savunuyordu. Rehber olarak vahyi değil aklı tavsiye etmiştir. Fıkhı yok etme çalışmaları daha sonraları da devam etmiştir. Osmanlıların son dönem din adamlarından olan Şemsettin Günaltay, ilk ilahiyat fakültesi açıldığında fıkıh dersini özellikle koydurmadığını söyler. Falih Rıfkı Atay, fıkıh dersinin özellikle niçin konulmadığını Şemsettin Günaltay'dan şöyle nakleder: "Fıkıh dersi koymadım, çünkü fıkhın temeli olan Kur'anın muamelat âyetleridir. Bu ayetlerin hepsi de artık mensuhtur, geçerliliği kalmamıştır." 1949 yılında halkın yoğun baskısı sonucunda açılan imam hatip okulları ve Ankara İlahiyat fakültesinin ders müfredatına normalde konulması gereken Kelam, Fıkıh, Fıkıh usulü ve Arapça gibi dersler konulmayıp; sosyoloji, psikoloji, felsefe, mantık, sanat tarihi ve "İslam felsefesi" gibi dini bir eğitimle tamamen ilgisiz dersler konulmuştur. Bütün bunlarda, dinin temeli olan fıkıhtan halkı uzaklaştırma gayretleri olduğu açıkça görülmektedir. Çünkü onlar da biliyorlar ki, fıkıh ilmi dimdik ayakta kaldığı müddetçe dine zarar vermeleri, yıkmaları mümkün değil! DİNİ MİHRAPTAN YIKMA PLANLARI Daha sonraki yıllarda bu okullara bu dersler konuldu, fakat bu defa da, ders veren hocalar kendilerini İmam-ı a'zam hazretlerinin yerine koydular, mezhepleri ve ictihadları küçümsediler. Talebelere de, "her biriniz birer İmam-ı azam olacaksınız" diyerek, gençleri fıkıhtan uzaklaştırarak doğrudan âyetlerden ve hadislerden hüküm çıkartmaya, ictihad etmeye yönlendirdiler. Bunlar da başka yönden yıkım yaptılar. 1950'li yıllarda dinî okulların çoğalması üzerini masonlar zamanın Cumhurreisine çıktılar. "Seni bunun için mi buraya getirdik!" diye sitem ettiklerinde Cumhurreisi, "Bu okullar dinî hizmet için açılmıyor, dini mihraptan yıkmak için açılıyor" diyerek gerçek maksadı açıklamıştı. Te-levizyonlarda boy gösteren malum ilahiyat Prof.'larını görünce hedefe varmada hayli mesafe aldıkları görülmektedir. (İttihatçı zihniyetinin dine bakışı, dini değiştirme çalışmaları için Hüseyin Dayı'nın "Milliyetçilerin Dinle Kavgası" kitabını önemle tavsiye ederim.) Bunların bu hedeflerine mani olmanın yolu, fıkhı öğrenip öğretmekten geçer. Fıkıh bilgisi okumak, geceleri nâfile namaz kılmaktan daha sevaptır. Âlimlerden okumak da, yalnız okumaktan daha sevaptır. Şu hadis-i şerifler, fıkhın önemini, şerefini göstermeye kâfîdir. (Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği, fıkh bilgisidir.) (Şeytana karşı bir fakîh, bin âbidden [çok ibâdet yapandan] daha kuvvetlidir.)