İnsanoğlu içinde bulunduğu rahat ortama çok kısa zamanda adapte oluyor, çok hızlı değişiyor. Eski günlerini hiç yaşamamışçasına çabuk unutuyor insan. Makam, mevki, mal, mülk, zenginlik... İnsanı bambaşka bir insan yapıyor çoğu zaman. Halbuki, bunlar Allahü teâlânın diğer insanlara hizmet etmesi için verdiği güzel nimetlerdir. Aynı zamanda bir imtihan vasıtasıdır bunlar. Nimet sahibi kimseler, önceki hallerini unutup kibir ve gurura kapılırlarsa, esas gayesini unuturlarsa imtihanı kaybederler. Bunun sonucu olarak da, hem dünyaları, hem de ahıretleri perişan olur. Kişi, bunların kıymetini bilerek yerinde kullanırsa, katlanarak çoğalır bu nimetler. Kıymeti bilinmezse elden çıkar. Bununla ilgili olarak, Mesnevî'sinde ibretli bir olay anlatır Mevlânâ hazretleri... Bir av seferinde, mert ve cesur bir köy delikanlısı olan Ayaz'la tanışır Sultan Mahmut. Ayaz, hâl ve hareketleriyle çok memnun eder kendisini. Bunun için alıp saraya getirir onu. Saray elbiselerini giyince, Ayaz'ın ilk işi, köyden getirdiği çarığını ve abasını, sarayın bahçesinde kuytu bir yerde bulunan küçük bir kulübeye asmak olur. Kısa zamanda saraya intibak eder Ayaz. Konuşmaları, teklifleri ile Sultanın sohbet arkadaşı olur. Sonra, üçüncü vezir, ikinci vezir derken birinci vezirliğe kadar yükselir. Fakat hiçbir zaman aslını eski günlerini unutmaz. Bu başarısını, Sultanın yanındaki değerini; aslını ve eski günlerini unutmamasına bağlar. Diğer vezirler ise, eski günlerini unutup zevk safaya dalarlar. Bu yüzden de Ayaz'la ters düşerler. Çünkü kendileri tamamen artık başka dünyanın insanları olmuşlardı. Makam mevki yarışı başlar. Ayaz'ın sadeliği devamlı rütbesinin yükselmesi içlerindeki hased ateşini körükler. Şimdi hasetçilerin tek düşüncesi Ayaz'ı Saraydan uzaklaştırmak!.. Bunun için de devletin işlerini bırakırlar, devamlı Ayaz'ı takip edip bir açığını bulmak isterler. Bu sırada kendilerine bir ihbar gelir. Ayaz'ın hazineyi soyduğuna, aldıklarını bir kulübeye yığdığına dair. Takip ettirirler gerçekten Ayaz her gün sarayın bahçesinin tenha bir yerindeki kulübeye sessizce girip çıkmaktadır. Hemen Sultana koşarlar: "Sultanım, derler Ayaz her gün kulübesine girip çıkıyor. Kapısını da iyice kilitliyor. Buraya kıymetli mücevherler, altınlar dolduruyor. Devletin malını, orada kendisi için biriktiriyor." Sultan Mahmud, onlara şöyle cevap verir:" Kulübeye girin! İçeridekilerin hepsi sizin olsun!" Gece yarısı, hasetçiler, kokmuş ayranın içine üşüşen hamam böcekleri gibi hücum ederler kulübeye. Fakat, içeride sadece, duvarda bir aba ile bir çift çarığın asılı olduğunu görürler. Sabah olunca da, mahcubiyet içinde huzuruna çıktıklarında, Sultan neticeyi sorar: "Bir şey bulamadık, sadece duvarda bir aba ve bir çift çarık vardı." derler. Sultan bir şey bulamayacaklarını biliyordu. Fakat, duvarda aba ve çarığın bulunmasını, her gün oraya girip çıkmasını merak eder. Bunu öğrenmek için Ayaz'ı çağırıp sorar. Ayaz şöyle cevap verir: "Sultanım! Biliyorsunuz benim aslım bellidir. Sayenizde, rüyamda bile göremeyeceğim maddi manevi birçok rütbeye, nimetlere kavuştum. Bunlara dalıp, aslımı unuturum, kibir ve gurura kapılırım diye, köyden geldiğimde üzerimde bulunan, abamı ve çarıklarımı duvara asmıştım. Her girişimde, onlara bakıp, 'Makam, mal mülk, aslını unutturmasın!' derim kendi kendime." Bu olaydan sonra Ayaz'ın kıymeti bir kat daha artar. Hasetçiler Saraydan kovulur; Ayaz nimetlerden şımarmayıp, aslını asaletini muhafaza etmesinin karşılığına alır. Diğerleri de; geçmişlerini unutup, mal, makam hırsı sebebiyle tutuldukları kıskançlık ateşinin karşılığını... Peygamberimizin buyurduğu bir kere daha gerçekleşir: "El- hasud la yes'ûd.." Yani, haset eden mesut olamaz!..