Cenab-ı Hak, insanları kendisi için, canlı cansız diğer varlıkları da insanlar için yaratmıştır. Kur'an-ı kerimde: "Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım" buyurmaktadır. İnsanın yaratılış gayesi, vazifesi açıkça bildirilince, belli bir mesuliyeti de yüklenmiş oluyor. Bu mesuliyetten, yükten zararsız kurtulmanın yolu da, Cenab-ı Hakkın emir ve yasaklarına uymak, gösterdiği yolda bulunmaktır. Demek ki insanın esas gayesi, yaratılış sebebi bu. Diğerleri bu gayeye ulaşmada birer vasıta. Her işte ihlas, Allah rızası şart. Para, mal, mevki makam hepsi birer vasıta. İnsan esas gayesini, ihlasını unutur, vasıtayı esas gaye yaparsa yaratılış sebebine aykırı hareket etmiş olur. Hatlar karışır; cemiyetin başına olmadık işler gelir. Neler olur? Paylaşım kavgası başlar. İnsanlar daha çok pay alabilmek için, birbirleri ile uğraşmaya, her şeyi mubah görmeye başlar. Yalan, hile, entrika, gıybet, iftira olağan işler haline gelir. İnsanlar bir araya gelince, ekonomiye katkı, dinimizin emir ve yasaklarını öğrenme, öğretme; yaratılış gayesinin gereği olan dine hizmeti en güzel şekilde nasıl yapmak lazım gibi konular konuşulmaz; dedikodular konuşulur. Onun bunun mal varlığı, arabasının modeli, evleri, yazlığı kışlığı, bunları nasıl elde ettiği, kimleri dolandırdığı tartışılır. Bu tür konuşmalar nefsin çok hoşuna gittiği için de dalga dalga yayılır. Kısa zamanda toplumun tamamını kaplar. Acilen bunun önüne geçilmez, bunlar yok edilmezse, bu milletin ayakta kalması mümkün olmaz. Osmanlının yıkılma sebeplerinden birisi de budur. Sadece Osmanlı'nın mı, Bizans'ın, Roma'nın... yıkılmasının sebebi de budur. Biliyorsunuz "Bizans entrikaları" meşhurdur. Olumsuzlukların konuşulmamasını istemek, bunları yapanlara göz yummak, onlara destek olmak demek değildir. Faydası olmadığı, zararı olduğu içindir. Bu tür olumsuzluklar konuşula konuşula toplumda, ye'is, ümitsizlik, korku, istikbalden endişe başlar. Çalışma şevki kırılır. Ticari hayat durur. Haddi aşan yıkıcı tenkitler, karalamalar bir milleti, devleti, müesseseyi yıkmada en etkili metot olduğu için, düşmanlar hep bu yolu takip etmişlerdir. Batı, Osmanlıyı bu yolla yıkmıştır. Milletin içine fitne fesat sokarak, "Artık devlet olarak ayakta kalmamız mümkün değil, biz bittik artık, ayakta kalmak için, esas gayemizi bırakmamız şart" düşüncesini yayıp insanlığa hizmet yolunu bıraktırarak, dünyalığa, lükse, makam mevkiye; bunların dedikodusuna yönlendirmiştir. O zaman, zannedildi ki, böyle hareket edilince, hizmet yapamasak bile, hiç olmazsa ayakta kalırız. Halbuki bu, seraptan su beklemek gibidir. Neticede bilinen akıbete düçar oldu Osmanlı. Çünkü araba, artık sonu uçurum olan yola girmişti. Eğer niyet düzgün olsaydı, ihlas tam olsaydı, imdad-ı İlahi yetişir bu uçurumdan da kurtarırdı cenab-ı Hak. Fakat niyet düzgün olmadığı, hedefte sapma olduğu için nimet tamamlandı. Peki çare ne? Çare belli. Sonunun nereye çıktığı belli yolu terkedip, tarihi tecrübelerle sağlamlığı belli olan, yolcularını selametle hedeflerine ulaştıran yola girmek. Arabadaki hasarları giderip, yaratılış gayemize uygun bir şekilde bir samimiyetle, ihlasla yola devam etmek. Araba doğru yola girince, uçurum tehlikesinden, ümitsizlikten, karamsarlıktan kurtulur toplum. Zamanla dedikodunun, olumsuzlukların etkisi azalır. Bir müddet sonra yok olur. Böylece bataklık kuruyunca, hayatta olan sivri sinekler de yok olmaya mahkumdurlar. Yeter ki biz bataklığı iyi kurutalım, bir daha oluşmasına fırsat vermeyelim. Bütün devletlerin, toplumların müesseselerin hayatiyetini devam ettirebilmeleri veya ettirememeleri, bataklığın varlığına yokluğuna bağlı...