Kötü ruhlu insanlar, hep başkalarına nasıl zarar verebilir, kendilerine düşman ilan ettikleri kimseleri nasıl yok edebilir bunun hesabı içinde olurlar. Bunun için de herşeyi mubah görürler. Kötü maksatlarına ulaşabilmek için, zulüm, işkence, haksızlık... her yolu denerler. Fakat, hedeflerine ulaştıkları zannettikleri bir anda tepetaklak giderler. Çünkü, onların bir hesabı varsa, Allahü tâlânın da bir hesabı vardır. Zulüm kimsenin yanına kâr kalmaz. Zulüm, zalime geri döner. Allahü teâlâ birçok günahı affedebilir veya cezâsını âhirete bırakabilir. Fakat, zulüm günahını affetmez, cezasını mutlaka dünyada iken verir. Ayrıca âhirette de cezasını çektirir. Bunun yaşanmış yüzlerce, binlerce örnekleri vardır: Çok eskiden İran'da Feridun adında zâlim bir hükümdar vardı. İdâresini zulüm ve baskı ile yürütürdü. Bir gün gördüğü bir kadına göz koyarak, bunu sarayına getirmeleri için adamlarına emreder. Yaltakçı adamları buna derler ki: "Efendimiz, o göz koyduğunuz, bir marangozun karısıdır. Kendisi ve kocası çok dindar olup, muhitte oldukça sevilen kimselerdir. Düşmanlarınız, sizin bu arzunuzu duyup, aleyhinize işi büyütürler. Marangoza bu gece sabaha kadar yapamayacağı bir iş teklif ediniz. Sonra da emrinizi yerine getirmedi bahânesiyle, kendisini idam edersiniz. O zaman göz koyduğunuz karısı dul kalır, kendiliğinden size gelir. Böylece aleyhinizde hiçbir dedikoduya sebebiyet verilmemiş olur." Zâlim Feridun, yaltakçılarının verdikleri bu aklı pek beğenerek, marangozu çağırtıp şöyle der, "Bu gece sabaha kadar, öd ağacından olmak şartıyla, kırk tane süslü taput yapacak ve şafak vakti göndereceğim adamlarıma teslim edeceksin. Şayet adamlarım geldiği anda, bunları eksiksiz teslim etmezsen, seni sarayımın zindanında astıracağım, haberin olsun!.." Marangoz, "Hükümdarım! Buna imkân yok, verdiğiniz mühleti birkaç hafta uzatmanızı istiyorum" dese de, zâlim Feridun ısrar eder, "Unutma, şafak vakti göndereceğim adamlarıma, ya kırk taputu, yahut da buna mukabil kendi kafanı teslim edeceksin!.." Marangoz heyecan ve telâş içinde evine gelip, gözyaşı döküp ağlamaya başlar. Ağlamasının sebebini ısrarlı olarak hanımının sorması üzerine de, zâlim hükümdarın teklifini anlatıp, gözyaşları içinde helâllık dilemeye başlar. Kadın, kocasına, "Dur bakalım, acele etme, Feridun'un bir hesabı varsa, Allahın da bir hesabı var" der ve sorar: "Sen, hiç kötülük ettin mi, zulmettin mi?" "Hayır, ben hiç kimseye ne zulmettim, ne de birinin nâmus ve ırzına yan baktım. İşimde ve evimde, kendi hâlimde yaşayıp duruyorum işte." "Öyleyse, boşuna telâş etme! Zulmetmediysen zulüm görmezsin." O gece, namaz kılarak, ibadet ederek, Allaha yalvarıp sabahı beklemeye başlarlar. Fakat adamda ümit iyice kaybolduğu için, "Şunun şurasında ne kaldı ki, neredeyse Feridun'un adamları gelecek..." diye hayıflanıp durur. Kadın ise, "Hiç telâş etme! Zulmetmediysen zulme uğramazsın. Görelim Mevlâ neyler..." diyerek serinkanlılığını muhafaza etmesini tavsiye eder. Bu sırada, kapı güm güm vurulmaya başlar. Heyecandan elleri, ayakları titreyen marangoz, "Eyvah, işte geldiler. Hâlbuki siparişlerin bir tanesi bile meydanda yok, sonum geldi" diyerek ecel terleri dökmeye başlar. Marangoz, hanımına, "Görüşmek artık mahşere kaldı, haydi Allaha ısmarladık, hakkını helâl et!" der. Hükümdarın adamları, içeri girince bu hüzünlü manzaradan birşey anlamazlar. Kendisine derler ki: "Bu gece yarısı, hükümdar Feridun, âniden öldü. Onun cenâzesi için bir tabut yapmanı, yeni hükümdar emretti. Acele taput istiyoruz!" Karı-koca sevinç içinde birbirlerine bakarlar... Kadın kocasına, "Sana,'Feridun'un bir hesabı varsa, Allahın da bir hesabı var!' "dememiş miydim?