Zenginlik, konfor, rahatlık, ihtiyaçsızlık... bir nimet olduğu kadar, aynı zamanda büyük tehlike insan için... Nice milletlerin, nice insanların sonu olmuş bu konfor hastalığı. Çünkü ihtiyaçsızlık insanı azdırır; isteklerin sınırı yok, nerede duracağı belli değil... On dört asır önce Peygamberimiz bunu haber veriyor: "İnsanoğlunun iki dere dolusu altını olsa, üçüncüsünü isterdi. Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyurur." İSTER DE İSTER... Gerçekten de insanoğlu enteresan; yeterli bir geliri olmayan, önce karnımı doyuracak kadar bir gelirim olsun, der. Buna kavuşunca, ev ve araba sahibi olmak ister. Sonra sahil kenarında yazlık ister. Arabası olur, arkasından yeni modelini, arkasından lüks olanını ister. Bununla da yetinmez, bir de spor araba ister. İster de ister... Bu, burada da kalmaz. Maddi durumu yükseldikçe tatminsizlik arttıkça artar. Çokları bunu uyuşturucu ve alkol ile sağlamaya çalışır... Bunlar da arkasından ahlaksızlığın her türlüsünü beraberinde getirir... Sonra da inançsızlık felaketi... Fakat ne yazık ki, bütün bunlarla tatmin olmak bir yana, susuz olanın deniz suyu içtikçe susuzluğu arttığı gibi tatminsizlikler günden güne artmakta. Bu felaketi bugün bütün dünya yaşamakta... Üç aşağı beş yukarı her taraf aynı... Biliyorsunuz, İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya'da taş üzerinde taş kalmamıştı. Maddi sıkıntı diz boyu idi. Fakat her tülü sıkıntıya rağmen, ahlaksızlık yoktu. İnançlara bağlılık kenara atılmamıştı. İnsanlıklarını daha unutmamışlardı. Sonra ne oldu? Seferberlik ilan edildi; işçiler sekiz saat kendisi için sekiz saat de devleti için çalıştı. Kısa zamanda devlet kendini toparladı. Refah seviyesi zirveye ulaştı. Tren yolları, otobanlar, nehir yolları ve hava yollarıyla mükemmel bir ülke haline geldi Batı Almanya. Şehirler düzenli, köyler kalkınmış. Yerin altı ve üstü değerlenmiş, üretim gelişmiş, tüketim refah çizgisini çoktan geçmiş... Sosyal güvence sağlanmış, Kimsenin yarından endişesi yok. Ancak, maneviyat unutulup her şey maddeye göre ayarlandığı için, bütün bu olumlu gelişmelerin yanında istenmeyen sonuçlar da peşinden geldi. Bu kalkınan, güçlenen, parası dolarla yarışan Almanya'nın bütün büyük şehirlerini gezenler, şehirlerin her birinde koskoca fuhuş mahalleleri görür. Buralarda uyuşturucu da pazarlanmaktadır... Peki bütün bunlar nasıl oluyor? Şöyle oluyor: Sistemin çarkları arasına düşen, maneviyattan, ahlaktan yoksun, her şeyi madde olarak görmeye alışmış insanın artık iradesi kalmıyor. İşin ilginç tarafı bu insanlar, bütün yaptıklarının kendilerine ve başka insanlara zararlı ve kötü olduğunu biliyor, fakat başka türlü davranamıyor. Çünkü düşünme mekanizmaları dumura uğramış. O bakımdan, birkaç euroya vücudunu satan kadın ile apartmanın sahipleri arasında kıl kadar fark yoktur; iki taraf da alıştıkları şeyleri ele geçirmek için seçtikleri yolda yürümektedirler. Biri paranın, biri uyuşturucu maddenin kölesi olmuş... TEMEL, MADDE ÜZERİNE... Devlet, vatandaşın maddi geleceğini çeşitli yollarla garanti altına alabilmekte, fakat manevi çöküntünün önünü alamamaktadır. Çünkü temel, madde üzerine atılmış. Halbuki insanın ayakta kalabilmesi için iki ayak lazım; madde ve mana. Bu kontrolsüzlük, serbestlik, başka bir ifadeyle kapitalizm, terbiye edilmiş vahşi bir hayvana benzetilebilir. Arslan, eğitiminden geçmiş ve artık ısırmaz hale gelmiştir. Ama siz onunla bir odada yaşıyorsanız, bir gün vahşetin sesini duymayacağına ve sizi parçalayıp yemeyeceğine güvenemezsiniz. Çünkü, eğitilse de, vahşiliği yok edilmemiş, mizacından çıkarılmamış! Çok şükür bugün bizim memleketimiz bu kadar değildir. Fakat, eğer gayret gösterilmezse, madde ile mana arasında denge sağlanamazsa, bir zaman sonra bizim insanımızın da buradan farkı kalmayacağından kimsenin şüphesi olmasın!..