Osmanlı'nın dünyada başka bir yerde görülmeyen merhameti sadece insanlarla sınırlı değildi. Osmanlı'da şefkat ve merhamet bütün hayvanlara hatta bitkilere kadar uzanmıştır. Hayvanları ve bitkileri himâyede bütün Osmanlılar, âdetâ bu hususta kurulmuş müesseselerin gönüllü üyesi gibidirler. Hayvanlara olan merhametlerine dair birkaç örnek verecek olursak: Hayvanlara haddinden fazla yük taşıtmak kanunen yasaklanmıştır. Zâbıta kuvvetleri, bu yasağı ihlâl edenleri takip edip, hayvanı dinlendirmek ve sâhibine de cezâ olarak aynı yükü taşıtmakla mükelleftir. Kânûnî Sultan Süleyman Han'ın "Süleymaniye Câmii" yapılırken yük taşıttırılan hayvanlar hakkındaki bir dizi fermânı da, bu hassâsiyetin bir nişânesidir. Mezbahânelerde kurban edilecek hayvanların hissiyâtına dahî dikkat edilmiş, kesimle alâkalı bir şey görmemesi için gözleri bağlanmıştır. Ayrıca fazla ıstırap verilmemesi için de bıçakların son derece keskin olmasına dikkat edilmiştir. Pazarlardan canlı kuşları kafesleriyle satın alıp âzâd etmek, merhamet tezâhürü bir an'ane hâline gelmiştir. Büyük binâlar inşâ edilirken kuşlar için de süslü yuvalar yapılmıştır. Üsküdar'daki Yeni Câmî'nin duvarlarında bulunan zarîf ve san'at hârikası kuş yuvaları, hayrât sahiplerinin bu husustaki hissiyât ve inceliğini pek bâriz bir şekilde aksettirir. Bunlara ilâveten Osmanlılar'da avcılık, zarûret hâlinin dışında uygun görülmemiştir. Hatta ava meraklı olduğu için "avcı" lâkabıyla meşhûr olan IV. Mehmet Han, Bursevî Hazretleri tarafından îkâz edilmiştir. Türk düşmanlığıyla bilinen Avukat Guer şöyle der: "... Müslüman Türk'ün şefkati hayvanlara bile şâmildir. Bu hususta vakıflar ve ücretli şahıslar vardır. Bu şahıslar, sokaklardaki köpek ve kedilere ciğer dağıtırlar. Verilenlere alışmış olan hayvanlar da, besicilerin şefkatli seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen yanına koşmakta hiçbir kusur etmezler. Kasapların da her gün muayyen miktar kedi ve köpek beslemeleri, itiyâd hâlindedir. Ayrıca Şam'da, hastalanan kedi ve köpeklerin tedâvîsine mahsûs bir hastahâne vardır." Du Loir: "Osmanlı'nın bazı şehirlerinde kediler için yapılmış mekânları, gıdâları için te'sis edilmiş vakıfları görünce hayret etmeyecek insan var mıdır?.. Yavruları olan köpeklerin barındırılması için sokaklarda kulübelerin yapılması ve gıdâların temînine bilhassa itina edilmesi de, hayret vericidir. Bunları yapanlar, kendilerine cennet kapılarını açacak birçok sevaplar kazandıkları îtikadındadırlar." der. Comte de Bonneva'nın kitabında da şu ifâdeler vardır: "Türkler, kedi, köpek vesâire gibi başıboş hayvanlar için de vakıflar te'sîs ederler. Kasaplar da, her gün bu gibi hayvanların bir miktarını vicdânen beslemekle mükelleftirler." Osmanlı ülkesi, bünyesini bir muhabbet ve şefkat ağı gibi ören, vakıf ve benzerî hizmetler sayesinde âdetâ dilencisiz bir ülke hâline gelmiştir. Öyle zamanlar olmuştur ki, müslüman zenginler zekâtlarını verecek fakir bulmakta güçlük çekmişlerdir. Hayvanlara bile bu kadar merhametli olan bir milletin insanlara olan merhametini siz düşünün. Bu sebeple o dönemlerde dilenciliğin ne olduğu âdetâ meçhuldür. Hattâ nüfusu iki milyona kadar çıkmış olan İstanbul'da Türk dilenciye rastlanılmadığı bilinen bir gerçektir. Osmanlılar'ın, öldükten sonra bile kimseye yük olmamak için, kefen paralarını dahî, henüz hayatlarındayken ayırıp, dâima üzerlerinde taşımaları, mâlum ve mârûf bir âdet hâlindedir. Corneille Le Bruyn'in seyahatnâmesinden: "...Türklerin hayrât ve hasenâta çok düşkün olduklarını ve hattâ Hıristiyanlardan çok daha fazla hayrât vücûda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Osmanlı mülkünde yok denecek kadar az dilenciye tesâdüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de hayır ve hasenât vakıflarıdır."