Sebe, Yemen'de San'a şehrine üç günlük mesafede, Mağrib bölgesinde kurulmuş bir şehirdi. Mağrib bölgesi çok güzel imar edilmiş bir beldeydi. Mağrib seddi yapılarak bölgenin su ihtiyacı karşılanmış, hem de selden korunmuştu. Baştan başa birbirlerine bitişik köyler ve bahçelerle kaplıydı. Sebe beldesinde, eziyet verici canlılar, hayvanlar, sivrisinek ve diğer sinekler, pire, akrep, yılan gibi haşerat yoktu. Bunlar başka bölgeden gelseler de burada yaşayamayıp ölüyorlardı. Bu beldeye gelen hastalar iyileşirdi. Allahü teâlâ, bu beldenin halkına bunlar gibi daha birçok nîmetler vermişti. Halk, refah ve huzur içinde yaşıyordu. Âyet-i kerimede bu bölge için, "Hoş bir belde" buyurulmuştur. Allahü teâlâ, bu kadar nîmet verdiği bu kavme, nimetlerin şükrü olarak birçok Peygamber göndererek, onları dîne dâvet etti. Peygamberler, onlara, Allahü teâlânın nîmetlerini hatırlattılar. Allahü teâlânın emirlerine uymazlarsa, azâba uğrayacaklarını anlatıp, korkuttular. Fakat, Sebe halkı Peygamberlere inanmadılar. Üstelik, "Allahın bize nîmet verdiğine filan da inanmayız. Bunları biz kendimiz kazandık." dediler. Sebe sûresinde, Sebe halkı için, "(Onlara dedik:) Rabbinizin rızkından yeyin ve O'na şükredin. Ama onlar yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik." buyuruldu. Sebe halkı, refah ve bolluğa şükretmedikleri gibi, bu rahat ve huzurdan da şikâyet etmeye başlamışlardı. Rahatlık, huzur kendilerini rahatsız etti. Rızık kazanmak için, sıkıntı ve meşakkat ister oldular. Nitekim, Sebe halkı da, çok güzel, yemyeşil, sıra sıra olan bahçelerden usanıp bunların aralarında çöl bulunmasını istediler. Allahü teâlâ bunlara, bir sel gönderip, bunların evlerini, bahçelerini su altında bıraktı. O güzelim bahçeler harap oldu. Allahü teâlâ, kendilerine köstebeği musallat etti. Köstebekler, Mağrib seddini alttan deldi, seddeki su aktı ve bütün bahçeler, bağlar harap hâle geldi. Sebe halkının gururlanıp, kibirleneceği bir şey kalmadı. Bütün nîmetler ellerinden alındı. Sebe sûresinde meâlen, "İşte biz onları, nîmete nankörlükleri sebebiyle böyle cezâlandırdık." buyuruldu. Başlarına çeşitli musîbetler gelen halkın sağ kalanları, çevre beldelere dağıldılar. Hepsi çok perişan oldular. Bunların bu hâli, çevrede yaşayan kavimlere ibret oldu. Bu hâdiseler darb-ı mesel hâlinde anlatılmaya başlandı. Bu husûsta, Sebe sûresinde, "Şüphesiz ki bunda, çok sabır ve şükreden için, elbette ibret vardır" buyurulmuştur. İnsan gafil olduğu için, olaylardan ibret almamış, bunun için de tarih boyunca sık sık gaflete düşmüş başına olmadık işler gelmiş. İnsanın dünyada sıkıntıya düşmesi âhırette sonsuz nimetlerden mahrum kalması hep bu gaflet sebeyle olmuştur. İnsan birşeylere sahip olunca, gaflete düşüp; bu nimete kendi eliyle, kendi çalışmasıyla kavuştuğu zehabına kapılıyor. Allahü teâlânın lutfu ve ihsânı olduğunu unutuyor. İnsanı, yaptıklarını beğenmeye, övünmeye sürükleyen, şükretmeyi unutturan sebeplerin başında cehâlet ve gaflet gelmektedir. Bu kötü huydan kurtulmak için, her şeyin Allahü teâlânın dilemesi ile ve yaratması ile meydana geldiğini ve akıl, ilim, ibâdet etmek, mal ve makam gibi kıymetli nimetlerin, Allahü teâlânın lutfu ve ihsânı olduklarını düşünmek lâzımdır. Eshâb-ı kirâmdan bazıları, Huneyn gazâsında, askerin çokluğunu görerek, artık biz hiç mağlûb olmayız dedi. Bu sözler, Resûlullah efendimizin mübârek kulağına gelince, üzüldü. Bunun için, harbin başlangıcında Cenâb-ı Hakkın yardımı gelmeyip, mağlûbiyet başladı. Sonra, Cenâb-ı Hak merhamet ederek, zafer nasîb eyledi. Bütün mesele şunda düğümleniyor; geçmişten ibret almakta veya almamakta... İbret alan fert olsun, millet olsun rahata, huzura kavuşuyor; almayan sıkıntılara davetiye çıkartıyor!..