Geçen hafta okullar açıldı. Milyonlarca öğrenci, eğitimlerini en iyi şekilde tamamlamak; öğretmenler de öğrencilerin bu hedeflerine en iyi şekilde ulaşmalarını sağlamak için iş başı yaptılar. Aileler de dişlerinden tırnaklarından artırdıkları paralarla çocuklarına en iyi imkanı sunma yarışına girdiler. Demek ki çocuklarımızın en iyi şekilde yetişmesi, bu üçlü sac ayağının koordineli bir şekilde çalışmasına bağlı. Bunlardan biri eğitimin içinde yoksa o eğitim, istenilen düzeyde olmaz. Maalesef bu üçlü bağlantı bizde gereği gibi sağlanamamaktadır. Hatta bazen bu bağlantı zarara dönüşebiliyor. Özellikle özel okullarda. EĞİTİM İÇİN SAYGI ŞART Şöyle ki, babalarının gücüne güvenen tıfıllar, öğretmenlerini bir eğitici, öğretici olarak değil, para ile tuttukları bir hizmetçi, bir uşak olarak görüyorlar. Öğretmenin en ufak bir serzenişinde bile çocuk açıkca "Hoca unutma sen benim param ile buradasın!" diyebiliyor. Velisi de, öğretmeni çocuğuna yan baktığını duyduğunda soluğunu okulda alıyor. Böyle bir anlayışla öğretmen çocuğa ne kadar faydalı olabilir. Çocuğun dövülmesi, aşağılanması ne kadar yanlış ise, öğrenmenin aşağılanması da o kadar yanlış, hatta ondan daha büyük yanlış. Çünkü çocuklarımızı şekillendirecek olanlar onlar. Onlara bu fırsatı vermezsek yabani ot gibi, yabani ağaç gibi rastgele şekillenirler. Bunun bedelini de aileler ve toplum öder. Öğretmen ile veli arasındaki diyalog samimi bir saygıya, güvene dayanmalıdır. Öğretmen veliyi küçümsememeli, veli de öğretmene saygıda kusur etmemelidir. Genelde veli öğretmenin yanına yaklaşmada zorlanır, çekinir. Kendinin aşağılanacağından korkar. Bunun için tedirgindir, meramını rahat anlatamaz. Öğretmen bunu kaldırıp veliyi rahatlatmalıdır. Öğretmen- veli diyaloğu denilince, rahmetli Ahmed Arvasi hocanın başından geçen ve birkaç defa kendinden dinlediğim şu hatıra gelir aklıma. Ahmed Bey, altmışlı yıllarda, Ağrı'nın Molla Şemdin köyüne ilkokul öğretmeni olarak tayin edilir. Başta muhtar Ömer olmak üzere, köyün ileri gelenleri kendisini karşılarlar. Kalacağı eve yerleştirirler. Her türlü ihtiyacı karşılanır. Fakat Ahmed beyin bir şey dikkatini çeker. Köyün ileri gelenleri kendisine hitap ederken kelimenin üzerine basa basa, "Müellim Bey" derler. Ahmed Bey kısa zamanda köylülerle kaynaşır. Köy odalarında ve evlerdeki sohbetlere, katılır. Onlarla beraber camiye gider. Düğünlerinde bulunur, bayramları beraber kutlarlar. Köylüden kopuk bir öğretmen değil, onlardan biri haline gelir. Kendilerine tepeden bakmayan, onlarla oturup kalkan, onların sevinçlerini paylaşan, dertlerine ortak olan bu genç öğretmeni köylüler bağırlarına basarlar. SEN BİZDEN BİRİSİSİN İş bu noktaya gelince köylüler kendisine söz birliği ile, "Muallim Bey" diye hitap etmeye başlarlar. Bu durum üstad Ahmet Beyin dikkatinden kaçmaz. Merakını gidermek için muhtara sorar. Muhtar Ömer günlerdir bu sorunun sorulmasını bekliyordu zaten. Keyfle sigarasını yakar. Sonra başını kaldırarak ağır ağır konuşmaya başlar: "Evet, Muallim Bey, sana önceleri müellim dememizin önemli bir sebebi vardı. Kısaca sana anlatayım da merakın gitsin: Bugüne kadar, köyümüze gelen öğretmenler hep bizden uzak kaldılar. Bizim dünyamıza giremediler. Onların ayrı bir dünyaları vardı. Bizimle alakası olmayan, Avrupa'dan gelmiş kimseler gibiydiler. Bizim inancımıza, yaşayışımıza ters bir hayat tarzları vardı. Bizimle yaşayış, inanç birlikleri olmadığı gibi, bu değerlerimizle alay da ediyorlardı. Ne aramıza katılır ne de camimizin yolunu bilirlerdi. Hal böyle olunca, bizler çok üzülüyorduk; davranışları bize, üzüntü, sıkıntı, elem veriyordu. Bunun için biz onlara, elem veren, sıkıntı veren manasında "Müellim" diyorduk. Onlar bu kelimenin manasını bilmedikleri için bizim bu hitabımızı telaffuz hatası zannediyorlardı. İlk günler seni de onlardan zannettik. Bunun için sana, "Müellim" dedik. Sonra baktık ki sen onlara benzemiyorsun. Sen bizden birisin. Bunu anlayınca, müellim demeyi bırakıp "Muallim" demeye başladık.