Dün, Osmanlı'nın ekonomik yönden nasıl çöktüğünü veya çökertildiğini günümüzle mukayese ederek izah etmeye çalışmıştım. Bugün de, devlet böyle sıkıntıda iken, var olma yok olma mücadelesi verirken, "devlet adamlarının" ve "elit tabakanın" bu çöküşteki rolünü ele almak istiyorum. Krizler elbirliği ile, sıkıntıların her kesime yayılması ile fedakarlıkla aşılabilir. Altı asırlık İmparatorluğun çöküşünün ayak seslerinin ayyuka çıktığı böyle bir dönemde, devleti idare eden yöneticilerin fedakarlıklarını (!) görelim... Abdülmecit Han'ın tahta çıktığı buhranlı yıllarda, devlet bir âlem, devlet adamları bir âlem, saray daha da bir âlemdi. Padişahın güvenebileceği devlet adamı neredeyse yok gibiydi. Paşalar birbirini yemede, makam mevki yarışında, kadınların israfı alıp yürümüştü. İstanbul'un dört bir yanında yalı üstüne yalı inşa ediliyor, hatta varolanlar bile yıkılıp yeniden yapılıyordu. 1800'lerin ilk çeyreğine kadar Istanbul'da hayat çok mütevazı idi. Dünyaya düşkün değillerdi. İnsanlar hesabını kitabını bilir, ayağını yorganına göre uzatırdı. Kadınlar sokak nedir bilmezlerdi. Ne zaman ki Mısır'ın zenginleri Istanbul'a gidip gelmeyi âdet edindiler, şehir o zaman zıvanadan çıktı! Bol para harcanmaya; yalılar, konaklar satın alınıp, pahalı eşyalarla tefriş edilmeye başlandı. Hanımlar, sokağa çıkmanın, harcamanın ne demek olduğunu o zaman öğrendiler. Masrafın, lüzumsuz harcamanın haddi hesabı yoktu artık. Tahsisatı harcamalarına yetmeyince de, bankerlerden bu defa borç almayı âdet edindiler. Sadece kadınlar değil, erkekler de katıldı israfa. Devletin, bankerlerden borç alıp ödediği maaşlarla, yeni yalılar, köşkler alınıyor; bağlar-bahçeler düzülüyor, masalar donatılıp ziyafetler veriliyordu. Ev eşyaları da değişmiş, minderin yerine sandalye, koltuk geçmişti. Yemekler artık masada yeniyor, Avrupa'dan getirtilen çatalla kaşığa alışılıyor, yazlığa gidildiğinde kışlıktaki eşyaları taşıma adeti terk edilip yeni eşyalar, yepyeni takımlar yaptırılıyordu. Abdülmecid Han bu israfları gördükçe kahroluyordu. Bir gün Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa'yı çağırdı. "Kadınların israflarına niye mani olmuyorsunuz?" diye azarladı. Sonra, "Siz bunları yapıyorsunuz tâ ki ben kederimden öleyim diye. Lâkin, Abdülmecid düşmanlarını gönderir de, sonra gider" dedi. Abdülmecid Han, daha sonra devletin diğer ileri gelenleri karşısına dizdi ve hayli ağır konuştu. Masraflara artık bir son verilmesi için hatt-ı humayun çıkarttı. Fakat, neticede kimse rahatını bozmadı, yaşayışta bir değişiklik olmadı, bunun için de kriz aşılamadı, daha da derinleşti ve devam edip iflasla neticelendi. Cevdet Paşa Tezâkir'inde bu malî buhran günleri şöyle anlatır: "...Cenab-ı Hak bize pek çok seneler, imkan verdi, fırsat verdi. Ne çare ki, biz adam olup bu nimetin kıymetini bilemedik ve fenalığa yüz tuttuk. Önceleri Reşid Paşa, damad paşalar ile uğraşırken sonradan kendisinin yetiştirmiş olduğu Âli ve Fuad Paşalar ondan ayrılıp Reşid Paşa öteden beri İngiltere politikasına meyilli iken onlar Fransız politikasına yönelenler ve iki taraf dahi yekdiğerini yenmek için her türlü vasıtalara teşebbüs ederek birbirleriyle uğraşmaya, borç üzerine borç yapmaya başladılar. Hazinenin borçlanmasına razı olmayan Sultan Abdülmecid Han hazretleri üzüntüsünden hasta oldu. Çeresizlikten ipin ucunu bırakmak zorunda kaldı. Velhâsıl en istifade edilecek fırsat günlerinde bir garip gafletin çıkmaz yoluna ve dalâlete gidildi." İşte insanoğlu hep böyle... Sıkıntılı günlerde her nedense, hep kendi rahatımızı düşünüyor, bir gemide olduğumuzu unutuyoruz. Gemi batınca helak olacağımızı, rahatımız, eğlencemiz için sakladığımız malın, mülkün bir faydası olmayacağını düşünemiyoruz. Geçmişten de ibret alamıyoruz!.. Ne diyelim, imtihan dünyasındayız; imtihanı kazanan da kaybeden de olacaktır!.. Böylece çürükler sağlamlar belli olsun; sağlamlarla yola devam edilebilsin!..