Kim ne derse desin, devlet olarak, millet olarak bugünkü perişan halimizin gerçek sebebi, uzun zamandır, "Dehâ" yetiştirememiş olmamızdır. Bırakın dehâyı ileri görüşlü, basiretli gerçek manada "Lider" devlet adımı bile çıkartamıyoruz. Eskilerin "Kaht-ı rical" dedikleri, adam kıtlığı çekiyoruz. Geçmişte birçok dehâ yetiştirmemize, Batılı araştırmacıların tespitlerine göre, Osmanlı padişahlarının tamamına yakınının dehâ kabul edildiği bir milletin temsilcileri olarak bu hale nasıl düştük? Bunu hiç düşündünüz mü? Birkaç aylık ömrü olan bitkiler, sebzeler bile belli bir iklim, uygun bir ortam arar. Bu olmazsa yetişemez; çürür zayi olur. Dâhiler de, liderler de böyledir. Uygun ortam, yeterli destek isterler; bu yoksa daha küçük yaşta iken zayi olup giderler. Hiçbir dâhi yoktur ki, arkasında büyük bir medeniyetin desteği olmasın. Köksüz dehâ olmaz. Kültür ve medeniyetinden kopmuş kişiler dâhi olamazlar. Çünkü arkalarında kendi kültürleri, kendi medeniyetleri olmayınca, dâhi de olamazlar. İki cami arasında kalmış beynamaz gibi ortada kaldık; Ne Türk-İslam Medeniyetinden kopabildik ne de Batı medeniyetine girebildik. Halbuki, dehâ kendi kültüründe, kendi medeniyetinde yetişir; sonra uluslararası bir değer haline gelir. Asırlara dayanan, yüzlerce sene binlerce sene insanlığı hayran bırakabilecek büyük eserler ortaya koyar. Dehâ asırlar içinde daha iyi anlaşılır. Mesela bir Mimar Sinan'ı bir İmam-ı Gazali'yi inkâr mümkün değildir. Bunların büyüklüğü asırlar geçtikçe daha iyi anlaşılır. Çünkü dehâ güçlüdür. Bütün dünya bir olsa dâhiyi yıkamaz. Küçük adamları istediğin kadar şişir bir müddet sonra unutulmaya, yok olmaya mahkumdur. Fatih Sultan Mehmet Han, büyük insandı, Yavuz Selim Han, büyük insandı Sultan Abdülhamid Han da büyük insandı. İstediğiniz kadar bunları küçültmeye çalışın, küçültemezsiniz. Ama küçük adamları da büyütmeye çalışın, büyütemezsiniz. Bugün İslâm dünyası dehâyı bulmakta zorluk çekiyor. Neden Müslümanlar iki asırdır dehâ yetiştiremiyor? Bunun için de dünyanın yönetiminde Müslümanlar yok. Dehâsı olmayan cemiyet sesini duyuramaz. Dehâ cemiyetle hayat bulur, cemiyet de dâhi ile. Dehâ genellikle sosyal şartların çok karıştığı, sosyal temasın çok arttığı dönemde doğar. Sosyal hercümercin arttığı dönemlerde dâhilerin doğma ihtimali çoğalır. Mesela Selçuklular Anadolu'ya geldiler. 1071'de Bizans kültürünün, Arap kültürünün, Fars kültürünün olduğu karmakarışık bir dönem yaşanıyor. İşte Kaşgarlı Mahmud, eserini o dönemde yazdı. Yusuf Has Hacib, eserini o dönemde meydana getirdi. Melikşah'lar dünyanın en güzel medresesini o dönemde kurabildiler. Ondan sonra yıkılma döneminde Mevlânâ'ların, Yunus'ların çıkışı. Ondan sonra Osmanlılar'da kuruluş dönemleri olan, 15. ve 16. Asırlarda deha çıkmış. Çünkü, Osmanlı Asya'yı görmüş, Avrupa'yı görmüş, Afrika'yı görmüş, dünyanın her tarafını görmüş, tecrübe edinmiş, sentez yapabilir hale gelmiş. Bugün Türk-İslâm medeniyeti, kültür işgali altındadır. İşgal atındaki, kültürden, medeniyetten dehâ çıkar mı? Bunun için önce kültürümüze medeniyetimize sahip çıkmalıyız. Bu da ancak, okumakla, eğitime kültüre değer vermekle; bunlara yatırım, harcama yapmakla olur. Bütçemizde ayırdığımız paya bakacak olursak bunlara ne kadar değer verdiğimiz daha iyi anlaşılır. Hal böyle olunca, tabii ki dehâ da çıkmaz, devlet adamı da. Bunlar çıkmayınca da, sosyal adalet, refah hayal olur; güçlü devletler ensemizde boza pişirmeğe devam ederler.