Ben de seni tanımayrum!

A -
A +

Türkiye'nin önünde dağ gibi koca bir borç kümesi duruyor. Döviz kurundaki dalgalanmalardan dolayı kâh 200, kâh 250 milyar dolar oluyor ve bu iki rakamın arasında civa gibi gidip geliyor bu borç kümesi. Kimse, bu borcun hemen ödenmesini istemiyor ama o adamların alacağını bağışlaması gibi bir durum da yok ortada. Eninde sonunda ödenecek bu para. Türkiye, 2000'li yıllara girdiğinde borcunu çeviremez duruma düşmüştü. Ha gitti, ha gidecek derken frene bastı ve hiç olmazsa borçlarını öder bir pozisyona geldi. Bugün doğan her Türk çocuğu 3 bin 500 dolar borçla doğuyor. Ha, bu durum bir tek Türkiye'nin mi başına geldi? Hayır, hemen her ülke yaşadı bu krizi. 1920'lerde Amerika. 1940'larda Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri yaşadı bu krizi. Hem de çok daha çetinini. Bugün dünya ekonomisini elinde bulundurmalarını belki de o krize borçlu olduklarını söylemek pek de iddialı bir söz olmaz doğrusu. Hatta şunu söylemek lazım ki, o ülkeler; krizden çıkarken toplum bilincine kavuşmuş olarak çıktılar ve ondan sonra da sırtları bir daha yere gelmedi. Peki, Türkiye bu krizden çıkar mı? Elin oğlu çıkmışsa; Türkiye de çıkar. Buraya kadarında bir anormallik yok aslında. Anormallik, esas çıkış hamlesinde düğümleniyor! Anormallik ne biliyor musunuz? Türk halkı devletiyle bütünleşemiyor. Anormallik işte bu. 'Hoppala, bu laf da nereden çıktı', demeyin. Türkiye'nin krizden çıkması için kemer sıkması ve çok çalışması gerekiyor. Burada hemfikiriz değil mi? Ülkeyi yönetenler kalkıp, 'Ey millet. Aç, açık kalacağız ama çalışıp büyüyeceğiz' diyebiliyor mu? Diyemiyor. Kurtuluş için söylemesi lazım gelen sözü neden söyleyemiyor? Çünkü yönetenler, 'Hadi sıkıntıya' diyecek olsa; yönetilenlerin de haklı olarak, 'Tamam, kabul ama sırtımdaki kamburu atın' diyeceğini biliyor ve bu talebi karşılayacak iktidarı olmadığı için susuyor. Burası önemli. Biraz daha açmak icap ederse; şöyle bir manzara çıkıyor karşımıza: Türk halkı, sırtında bir kere inanç özgürlüğü ve demokrasi gibi iki kambur taşıyor ve onu canından bezdiren bu kamburların kaldırılmasını istiyor. Yöneticiler ise, 'Aç kal ama kamburun kaldırılmasını isteme' deyip dolaşıveriyor. Sistemin kayış attığı nokta da burası işte. Yöneticilerin tavrını gören halk inatlaşmaya başlıyor. Hem kambur, hem açlık! Yemiyor tabii. Halkın oyuyla iktidara gelen siyasetçi, gereken düzenlemeyi yapmak istese bile yapamıyor. Çünkü, güç elinde değil. Gücü elinde tutanlar ise maalesef Nuh diyor da peygamber demiyor. Durum böyle olunca, toplam kalite de oluşmuyor ve Türk halkı iki derede bir tepede kalakalıyor. Yapabildiği tek şey, 'Ben de seni tanımayrum' demek. Çatal kazık toprağa girmiyor işte. Halk, yanlış yerde yanlış tepki veriyor. Belki de bilerek yapıyor ve böyle tatmin oluyor. Kim bilir? Bu düğüm çözülmedikçe Türk toplumunun reform yapması asla mümkün değil, asla. Bilmem anlatabildim mi?!. MI ACABA?!. * Hükümet, İmarzedelere bayram öncesi ödeme müjdesi vermiş... Ne hallere düştük yahu. Borç ödemeye bile müjde deniliyor! * AB, çıkan yasaların iyi, fakat uygulamaların yetersiz olduğunu söylemiş... Bizde böyle, yersen! * Sezer, 'Devletin laik niteliğine tavır alınmak isteyenlere fırsat vermek istemedim' demiş... Köşk'ün 'yol geçen hanı' olmadığını mı öğretmiş oldu şimdi? * Çete liderinin 'yakın koruması' polis çıkmış... Prestij olsun diye tutmuştur canım! * Yeni bir manyetik fırtına geliyormuş... Çankaya'da esen gibi mi acaba?

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.