Amerika 1945 yılında Hiroşima'yı hemen 3 gün sonra da Nagazaki'yi bombalamış ve toplam 150 bin civarında Japon'un ölümüne neden olmuştu. Japonya Hiroşima'yı unutmadı. Öğrencilerini götürüp "Amerika bu kenti bombalayıp yerle bir etti. Bu elim olayın tekrarını istemiyorsanız çalışmanız ve Amerika'yı geçmeniz lazım" diye motive etti onları. Japon halkının önüne bir hedef konmuştu. Azmettiler ve dünyanın sayılı ekonomilerinden biri oldular.
Hakeza Güney Kore. O da komşularını hedef gösterip "Japonya'yı geçmemiz lazım" dedi gençlerine. Malezya da benzer bir yol izledi ve "Biz Asya Kaplanıyız" diye gururlandırdı halkını. Asya'nın parlayan yıldızından biri olduysa böyle oldu.
Tam o günlerde Türkiye ne yapıyordu peki? Rusya baş düşmanıydı. Komünistti çünkü. "Ayıdan post komünistten dost olmaz" fikrinden gidip Sovyetler Birliği'ne kapılarını kapadı. İran zaten ezeli düşmandı; ona da kapadı. Yetmedi "Yunanistan düşmanımız" oldu. Bulgaristan da oldu. Suriye, Irak, Libya da düşman ülkelerdendi.
Ülkenin düşmana ihtiyacı yoktu ama devleti yönetenlerin vardı. "Düşman geliyor" diyor ve vatandaşa "ölümü gösterip sıtmaya razı" ediyorlardı. Ülkede işler yolunda gitmiyor mu, "düşman geliyor" de kafiydi. Ahali geçim derdini de açlığı da unutup tek yürek tek vücut oluyordu.
Da... bu içe kapanmaların bir de faturası vardı. Toplum rekabetten düşüyordu bir kere. Dünyadaki gelişmelere ilgisini kaybediyor ve yeniliklerden bihaber yaşıyordu.
1990'lı yıllarda Berlin Duvarı yıkılıp Demir Perde ülkelerinin dağılmasıyla birlikte bizim gözümüz açıldı. Kalkınmak için komşuya ihtiyaç vardı ve dışa açılmak şarttı.
2000'li yıllar komşularımızla iyi geçinme hevesimizin yüksek olduğu yıllar oldu. Faydası anında görüldü. İhracatımız arttı. Komşu ülkelerden gelen turist sayısı 3'e 5'e katlandı.
Türkiye 2000'li yıllara gelindiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini gördü ama nasıl davranacağı konusunda düşünceleri henüz net değildi. Fakat her şeye rağmen ekonomisini global ekonomiye, dış politikasını dünyadaki gelişmelere uydurmasının şart olduğunu anladı. Komşu ülkelerin her birisinin yarısına dost, yarısına düşman olduğu bir pozisyona geldi.
Türkiye'nin 2023 yılında 500 milyar dolar ihracat gerçekleştirmesi ve hem de dünyanın 10 büyük ekonomisinden biri olması için yapması gereken çok şey var. Bunların en başında da beşeri sermayesini doğru kullanması geliyor. Onun yolu da eğitimden geçiyor.
Türkiye kendisinden beklenen reformları gerçekleştirecek bir olgunluğa erişti. Komplekslerinden kurtuldu. İnsan kaynaklarının önemini kavradı. Sadece koordinasyon zaafı var. Üniversite-sanayi iş birliğini henüz kuramadı mesela. Bakanlıkların hemen hepsi kendisini yenilemiş durumda ama organizasyonun Anadolu ayağı oldukça zayıf.
Son söz: Türkiye'nin düşmana değil rekabet edeceği ve yarışacağı dosta ihtiyacı var.