Vurdukları geyiği nasıl taşıyacaklarını bilemeyen iki acemi avcı, uzun tartışmalar sonunda hayvanı kuyruğundan tutup sürümeye karar vermişler. Köyün girişindeki köprüye geldiklerinde Cemal çıkmış karşılarına. İki arkadaşın ter içinde kaldığını görünce işin püf noktasını söylemiş onlara: Boynuzundan tutup çekin. Aldıkları akıl hoşlarına giden iki kafadar hemen dolanıp boynuzları kavramışlar. Bir saat kadar gittikten sonra dönüp ardına bakan Temel, arkadaşı Dursun'a, "Gel biz bunu gene kuyruğundan çekelim" demiş. "Köyden çok uzaklaştık!" Doğruyu kimse bilmiyor Türkiye'nin haline tıpa tıp uyan bir fıkra!.. Siyasetçi, bürokrat, esnaf, sanayici ve hatta sivil toplum örgütü... kimse geyiği nasıl taşıyacağını bilmiyor. Bilmediğini bilmediği için de kendi bildiğini doğru kabul ediyor. Bu arada birisi doğruyu gösterse onu da yanlış uygulayıp hedefi tersten vuruyor! Taş gibi ağır bir laf oldu ama ne yapayım; öyle!.. Kimsenin iyi niyetine bir diyeceğim yok aslında. Birçok şeyin iyi niyetle başladığını biliyorum fakat duygu ve düşünceler işin içine girince ne iyi niyet kalıyor, ne de hoşgörü... Neden? Bu 'neden'in cevabını vermek için siyasetçi veya bürokratlardan birini suçlamak en kolay yol ise de ben öyle yapmayacağım. Aksine, üstüne üstüne gideceğim bu meselenin. Bir de tabii problemleri yok farz etme huyu var ki, evlere şenlik! Adam sendeciliğin daniskası yani. Ülkede deprem oluyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Bir damla gözyaşı, iki nutuk: Bitti!.. Basit bir misal vereyim size: Bir köyde duvar yapılacak olsa taşı kapan birçok hevesli hemen toplanıyor meydana. Gayet güzel bir davranış: Yardımlaşma, faydalı olma, iyi niyet, samimiyet... hepsi var işin içinde... Sıra taşları üst üste koyup duvarı örmeye gelince yer yerinden oynuyor. Kimse getirdiği taşın kırılmasını veya sağından solundan biraz törpülenmesini istemiyor çünkü! Taşların kimi eğri büğrü, kimi sırtına yük almayacak kadar yuvarlak. Uyumlu hale getirilmeleri gerekiyor ama taş sahiplerine bunu anlatacak bir babayiğit çıkmıyor! Ardından münakaşa başlıyor ve tabii taşlar havada uçuşuyor!.. Duvar inşası da başlamadan bitiyor böylece. Olaylar orada kapansa yine iyi; asla öyle olmuyor: Birbirini suçlama furyası başlıyor hemen! Ta ki bir suçlu bulunup, linç edilinceye kadar da devam ediyor bu durum. Köyde böyle de şehirde farklı mı sanıyorsunuz? Aha size Ankara!.. Derviş'in suçu 2001 Krizi'nden sonra Kemal Derviş, Dünya Bankası'ndaki görevinden emekli edilip apar topar Türkiye'ye getirildi ve Hazine ona teslim edildi. Getiren de ülkenin üzerine Karaoğlan namıyla gölge veren Başbakan Ecevit'ten başkası değildi. CHP Genel Başkanı Baykal ise o günlerde Ecevit'i ve onun getirdiği Derviş'i topa tutmaktan başka bir iş yapmıyordu. Kimileri ise Derviş'in ağzının içine baktı; onun batılı bir kafası olduğunu, işi iyi bildiğini söyledi durdu. Nasıl olduysa oldu Türkiye seçime giderken Derviş saf değiştirdi ve CHP'ye katıldı. Birdenbire doğrular yanlış, yanlışlar doğru haline geldi ve tabii Derviş'in ne satılmışlığı kaldı, ne de hainliği!.. Ülkeyi kendinden önce yaşanan krizden çıkarması için âlâyı vâlâ ile ithal edilen kişi, birdenbire krizin tek sorumlusu oluverdi, iyi mi? Türkiye'de suçlama sanat oldu. Acıma yok!.. Hoşgörü yok!.. Ben bildim bileli solcular sağcıları suçluyor ve halk da inadına buna prim verip onları iktidar yapıyor. Sonra sağcılar solcuları suçlayıp onlar iktidar oluyorlar. Ne kadar suçlama o kadar iktidar!.. Partilerin biri iktidardan giderken diğeri geliyor fakat hiçbirisi diğerinden farklı bir şey yapmıyor, yapamıyor. Çünkü bütün refleksler; suçlama ve karşı korunma üzerine gelişmiş Türkiye'de! Doğru sistem asla işlemiyor. Suçlama hastalığı, SARS virüsünden daha tehlikeli bence. Şu ülke şöyle bir silkinip içindeki hastalığı bir atsa, herkes kendi sorumluluğunu öğrenip biraz da uzlaşabilse var ya, Türkiye'yi kimse tutamaz.