Garip bir bayram geçiriyoruz: Bir taraftan tankların geçişini seyrediyor, bir taraftan soğuktan tir tir titriyor, bir taraftan fakir fukarının halini görüp üzülüyor, bir taraftan Irak olayına kafa yoruyor ve 'acaba bizim askerdeki oğlan Irak'a gider mi?' diye endişeleniyor, bir taraftan kesat giden işleri düşünüyor, bir taraftan da bayramla gelen mutluluğun hazzını yaşamaya çalışıyoruz. Takdiri ilâhi!.. Bütün bunları, anlayabiliyorum bir şekilde ama sert çizgilerle yüzlere kazınmış olan bezginliği anlayamıyorum bir türlü!.. Dün belediye otobüsüne binip önce Bakırköy'e, sonra da Mecidiyeköy'e gittim. Hem işimi yaptım, hem de caddedeki, otobüsdeki kalabalığın yüzüne yansıyan duyguları okumaya çalıştım. Ahali sanki yüzüne maske takmış... Kimsenin yüzünde tek bir sinir oynamıyor. Kaldıramayacağı kadar ağır bir makyaj yapmış olan genç bir kız dikkatimi çekti. Yanındaki arkadaşı ha bire konuşuyor, ona bir şeyler anlatıyordu, arada bir soru da soruyordu. Genç kız dudaklarını büzüyor, ağzını oynatıyor ama bir türlü bir şey söyleyemiyordu. Ya diyeceği bir şey yoktu, ya da neyi nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Yüzü ise hiç gülmüyordu. Özentiyle yaptığı makyajı kendisi içine sindirememişti besbelli. Etrafına, 'Bana biraz ilgi gösterin' dercesine bakınıp duruyorsa da kimse onunla ilgilenmedi. Kız bunun farkına varınca, içindeki bezginlik dışa vurup suratına çakıldı kaldı. Dünyaya küs Yaşlı bir adamcağız ise cama yaslanmış, etraftaki güzellikleri görmeyen gözlerle boş boş bakıyordu dışarı. İçine kapanmış ve etrafına kalın bir duvar örmüş gibiydi. Dünyaya küstü sanki. Yanındaki eşine bile dönüp bakacak takati yoktu. Çenesi kilitlenmiş, dudakları sımsıkı kapalıydı. Olaylar onu uyuşturmuştu besbelli, yorgun, bir o kadar da bezgindi!.. Çocuğunun sorularına cevap vermek yerine onu tokatlayan genç annenin davranışı ise hiç mi hiç anlaşılır değildi. Orta yerlerde oturan yeni yetme bir genç ise uyur gibi davranmayı tercih etmişti. Birisine yer vermektense tavşan uykusuna yatmak daha hoş gelmişti ona demek ki. Yaşayan insanın düşünmek kadar; gülmeye, konuşmaya, şakalaşmaya da ihtiyacı var değil mi? Ne oldu bize Allah aşkına?!. Her şeyi yapıyoruz da, gülümseyemiyoruz bir türlü. 'Acaba' dedim kendi kendime: 'Biz öldük mü?' Bu bezginliği 1980'li yılların sonunda yaptığım bir ziyarette Rusya'da görmüştüm. İnsanlar yolda yürürken yüreklerindeki güm gümlerden başka ses duyulmuyordu; ayakları bile ses çıkarmıyordu. 1990'da kırdılar zincirleri. Türk insanının yüzündeki bu sert çizgileri hiç ama hiç hayra yormuyorum. Bizim insanımız gülen insandır, sevecendir, yüzünde hep küçük de olsa bir tebessüm taşır-dı!.. Açlık, susuzluk, kar, kış değil bu soğukluğun sebebi. Olsa olsa çaresizlik olur ki, o da yakışmaz bu millete. Şimdiye kadar nelere çare buldu, ne badireler atlattı bu millet! O halde tek bir şey kalıyor; morâlsizlik!.. Vatandaşa morâl vermek siyasetçiye düşer. Bayramdan sonra ne olursa olsun, ilk işimiz bu olsun. Siyasetçisiyle, bürokratıyla, borsacısıyla, işadamıyla, fakiriyle, fukarasıyla el ele verip kurtulalım bu moralsizlikten. Belediyelere tebrik!.. Belediyelerin hazırladığı kurbanlık satış yerleri, kesim mekanları çok güzel oldu. Sayıları da arttı. Diyanet İşleri Başkanlığı dinî hizmetler veriyor, işinin ehli kasaplar bulunduruluyor kesim yerlerinde. Baytarlar da satılan hayvanları denetliyor... Hepsi güzel, hepsi hoş da deri kavgası niye? Kamu bu hizmeti veriyor, diye herhangi bir kurumun o çöplükte horozluk taslamasına ne gerek var? Bırakın isteyen istediği yere versin kurban derisini!.. Bu kadar hoş hizmeti acılaştırmak ne anlama geliyor? Devlet olmak, illâ eli sopalı olmak demek değil ki!.. Unvanla gelen itibar Kimler geldi, kimler geçti... Bu dünya Sultan Süleyman'a bile kalmadı!.. Krallar, imparatorlar, şahlar... Şimdi hiçbirisi yok ama onlar tarafından, ihtişam ve güç haline dönüştürülen bu şanlı, şöhretli namlar; hâlâ birilerinin başı üstünde parıldıyor... Vazgeçmek kolay değil elbette!.. Petrol kralı... Otomobil devi... Bilgisayar sihirbazı... Silah imparatoru... Dünya, ayağa düşürmeden kullanıyor bu unvanları. Bir de bize bakın: Kokoreç kralı... Üçkağıtçılar şahı!..