Türk Silahlı Kuvvetleri'nde devir-teslim törenleri bu sene de çok renkli geçti. Emekli komutanların sarf ettiği sözlerin rejim odaklı olduğunu söylemeye gerek yok tabii. Hepsinin ifade ettiği; üç aşağı beş yukarı aynı: "Ülke bölünebilir. Laiklik elden gidebilir. Uyanık olmalıyız." Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 30 Ağustos Zafer Bayarımı mesajında, gerici ve ayrılıkçı cerayanların yeniden arttığı hususunun altını çizdi. "Cumhuriyet'i iç ve dış tehditlere karşı korumak için yeni konsept ve doktrinlerin üretilmesi zorunlu hale geldi." Org. Hilmi Özkök'ün gelişim ve değişim mesajı veren bu sözleri dikkat çekiciydi. Stratejilerin gözden geçirileceği sinyali verdiği gibi, böyle bir değişime ihtiyaç duyulduğunun da altını çiziyor, bu mesaj. Değişim nasıl olacak? Bütün mesele bu. Türkiye'de askerin sivile, sivilin askere düşman olması düşünülemez. Böyle bir düşünce, ülkenin altında tonlarca dinamit yığını olduğunu gösterir ki, çok büyük bir tehlikedir bu. Ancak, bu iki zümrünen birbirine biraz şüpheyle baktığı ve biraz da tedirgin yaklaştığı inkar edilemez ayrı bir gerçektir. Sebep ne? Sorunun cevabını vermek için analizin doğru yapılması ve nedeninin iyi teşhis edilmesi gerekiyor. Demokrasi kimin? Askerin, Cumhuriyet'in kabulünde ve kalıcı hale gelmesinde oynadığı rolü inkar etmek mümkün mü? Demokrasi, hakeza. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman'ın dediği gibi, 'Bugün ülkede demokrasi varsa, TSK'nın sayesindedir.' Bütün mesele bundan sonrası. Demokrasi, asker olmadan devam eder mi, etmez mi? Rejimi hâlâ askerler koruyorsa, orada bir sakatlık var, demektir. Demokrasi hepimizin. Gölgesinde barınan herkesin ona sahip çıkması lazım. Hoş, Türk toplumunun böyle bir hazımsızlığı olduğunu zannetmiyorum ya... Asker ile askeriyeyi 'Peygamber Ocağı' bilip saygı gösteren halk birbiriyle barışmalı. Hem de hemen. Kimsenin rejimi yıkmaya yönelik bir çalışması olmadığı gibi zaten gücü de yok. Ha, "din odaklı idare" isteyen, "komünist yönetim" hayali kuran yok mu? Az da olsa vardır ama hayal. Karanlıkta gölge kovalamaktan öte bir şey değil yani. Böyle bir şey olursa, Taksim'deki Atatürk Anatı'nın önünde eşek gibi anırırım! Hem de sabahtan akşama kadar. Bir kere Türkiye'de rejim tehlikesi yaşanmıyor. Sadece ortada sosyal bir mesele var ve bu sosyolojik meseleye çare bulunması gerekiyor. Askerin hassasiyetine kimsenin dediği bir şey yok. Ancak, kraldan çok kralcılar var ya, halk onlardan yaka silkiyor. Bunu rant haline dönüştürenlerin yaptığı baskı, sokaktaki sade vatandaşı canından bezdiriyor. Medyadan sivil toplum örgütlerine, diplomasiden üniversiteye kadar her alanda bu kişi ve kurumları görmek mümkün. Parmağını sallaya sallaya, 'Sana 'yobaz' damgası vururum ha" diyen asalaklar yok mu, işte halkı esas çileden çıkaran onlar. Öbür tarafa dönüp, "Paşam siz olmasınız rejim elden gider" yalakalığı yapıp; askerle sivil arasına kalın duvarlar ören de onlar. Kur baskıyı, topla rantı!.. Bu sosyal rantiye sınıfın orduyla hiç ama hiç alakası yok aslında. Onlar orduyu, ordu da onları tanımaz. Türkiye'nin önündeki tehlike irticai faaliyetler değil, üretmeden tüketmektir. Türkiye'nin, ne yapıp edip sırtındaki asalakları atma vakti geldi de, geçiyor bile. Ülkenin evham ve vesveseyi terk edip; toplam kaliteye yönelmesi lazım. Türkiye artık, insanların, rejime yakınlığı veya uzaklığına göre değerlendirildiği bir ülke olmaktan çıkıp, ürettiğine ve ödediği vergiye göre itibar kazandığı bir ülke haline gelmeli. Alın teriyle üreten insanlar, tezgahın başında ne yaparsa yapsın, kime ne? MI ACABA?!. 2004 sonu itibariyle Lira'dan altı sıfır atılacakmış... Geç onu. İki sene önce üç sıfır atılacaktı, ne oldu? * Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti, 'Başarılı olunca cezalandırılıyoruz' demiş... Başarısız olanın ödüllendirildiğini niye söylemedi acaba? * THY Genel Müdürü Gündoğdu, daha ucuza uçuramayacaklarını söylemiş... Bu genel müdür siyaseti bilmiyor anlaşılan. Bakan ne güzel uçurmuştu!