Batı bilim çevrelerinde zamanla yanlışlığı veya yetersizliği anlaşılmış bazı teorileri biz hâlâ kesin doğrular gibi kabullenme alışkanlığındayız. Aslında buna alışkanlık da denemez; bu bilgiler daha sonra bir önyargı, hatta bir dogma olarak düşünce hayatımızın temeline yerleşiyor, sosyal hayatımızın vazgeçilmez tabuları haline geliyor.. Günün birinde birileri çıkıp doğru sanılan bu bilgilerin 100 yıllar önce kesin doğrular olmadığının ispat edildiğini söyleyince hayretle karşılıyoruz ve inanamıyoruz. Geçenlerde yine bu sütunda Freudizm, Adlerizm ve Darwinizm'in tıpkı iflas eden Marksizm gibi bilimsel temellere dayanmadıkları gerçeğini yazdığım için eleştirenler oldu.. Aslında beni değil, Thomas Khun'u, Karl Popper'i, Hayek'i eleştirdiklerini, bu bilim felsefecilerinin yıllar önce çürüttükleri bu "izm"lerin artık eskisi gibi itibar görmediklerini anlattım.. Ve hep anlatıyorum.. Türk bilim dünyası en az 70 yıl bu bilim felsefecilerinin eserlerinden yoksun bırakılmış, bilimsel devrimlerden habersiz kalmıştı.. Geçenlerde bir profesör zat, ekranda "bilim peygamberliği tanımaz" diyordu.. Belli ki bu bilim adamı, aklıyla ve ruhuyla 200 yıllık bir yanılgının; Saint Simon, August Comte ve "Viyana Çevresi" pozitivizmin çürütülmüş mutlaklık, kesinlik iddialarından; neredeyse 100 yılı bulan bilimsel devrimlerden haberi yoktu.. O da tıpkı "Viyana Çevresi"nin kuruluşunda önemli rol oynayan pozitivist bilim adamı Ernst Mach'ın ölünceye kadar atomun varlığına inanmadığı gibi inanmıyordu.. Profesörümüz pozitivizmin artık tek geçerli bilgi edinme yöntemi olmadığını, Popper'in "yanlışlanabilirlik" ilkesinden H. Reichenbach'ın "olasılık" ilkesine kadar birçok metotlar geliştirildi.. Bugün bilimin mutlaklık iddiası çok gerilerde kaldı.. Bertrand Russel bile aklın ötesinde bir bilgi alanı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı.. Çünkü bilim kesin iddialarla yola çıkmaz.. Özgürlük ister bilim.. Ulu orta bir özgürlük değil, mutlak bir özgürlük.. Cuma namazının hür olmayan bir ülkede neden kılınmadığını anlayacak kadar mutlak bir özgürlük..