Valery, "deha çalışmaktır" diyor.. Gerçekten de insanlık tarihinin tanıdığı dehâ çapındaki eserler yoğun ve yorucu çalışmaların, sürekli ve disiplinli emeklerin ürünü.. Bir Sinan'ı düşünün.. 99 yaşında öldüğü zaman, geride 400'e yakın eser bırakıyor.. Hem şöyle böyle eserler değil, her biri estetik yeniliği simgeleyen devâsâ eserler.. Bir asırlık insan ömrüne sığdırılması inanılacak gibi değil.. İspanyol yazar Lope de Vega Carpio 73 yıllık ömrüne 2000'den fazla piyes sığdırmış.. Doğu bilimcisi Bouyges, İmamı Gazalî'nin 350 kitap yazdığını teker teker isimleriyle sayıyor.. Büyük şair ve düşünür Goethe, disiplinli çalışmanın insanı nasıl dehâ derecesine yükselttiğinin tipik misalidir.. Yalnız fertler değil, milletler de yoğun ve disiplinli çalışmalarıyla yükseliyorlar.. Japonlar eğer büyük bir mağlubiyetten sonra 20-30 yıl zarfında ileri ülkeler seviyesine ulaştılarsa, bunu milletçe gösterdikleri çalışma performansına borçludurlar.. Bir Japon haftada 60 saatten az çalıştığı zaman kendisini başarısız bulur.. Oysa biz haftada 36 saat çalışan bir milletiz.. Yani haftanın ancak 1.5 günü çalışabiliyoruz, 5.5 günümüz boşa gidiyor. Dostumuz Prof. Nejat Veziroğlu, Miami Üniversitesine bağlı Temiz Enerji Enstitüsünde, "haftada en az 60 saatimizi dersler ve araştırma konularına ayırıyoruz" diyor.. 365 günün 130 gününü tatille geçiriyoruz.. Tatili bu kadar bol bir ikinci ülke yok.. Saate vurduğumuz zaman, yılda ancak 1872 saat çalışıyoruz.. Geriye kalan 6885 saatimiz uykuya ve boşa gidiyor.. Oysa bir Güney Koreli, yılda 3000 saat çalışıyor.. Bizden hemen hemen 1200 saat daha fazla.. Bütün bunlar bilim ve teknoloji alanında gelişmiş ülkelerin seviyesine yükselmemiz için, fert olarak, millet olarak hızlı bir çalışma temposuna girmemizin şart olduğunu gösteriyor.. Araştırmacı bilim adamlarımızın başarıları da bu çalışma temposunu tutturmalarına bağlı.. 1978 Nobel ekonomi ödülünü alan Prof. Herbert Simon haftada 100 saat çalıştığını bildiriyor.. Adını bilim ve sanat tarihine yazdırmış üstün dehâların çoğu, zamanlarının büyük kısmını çalıştıkları konulara hasreden insanlar.. Bırakalım bürokratlarımız ve politikacılarımız yılda 130 gün tatil yapsınlar.. Ancak gerçek bilim adamının gönlü 130 gün tatil yapmaya hiç razı olur mu.. Simülasyon çalışmalarıyla Amerika'da ün kazanmış, makine ve uzay bilimleri mühendisi Prof. Arsev Eraslan'ın Türkiye'de başından geçen bir olayı anlatalım: 15 yıldan beri Amerika'da öğretim üyesi olarak çalışan Eraslan, misafir öğretim üyesi olarak bir yıllığına İstanbul Teknik Üniversitesi'ne davet edilir.. Daha çalışmaya başladığının ilk günü, saat 17 sıralarında odasına giren bir hademe, odayı terketmesini ister.. Hademe odayı temizleyecek ve kitleyecektir.. İşte o zaman Eraslan üniversite kapılarının saat 17'de kapatılan bir ülkeye geldiğini anlar ve ona göre tedbirler alır.. Evet Türkiye'de üniversiteler saat 17'de hademelere teslim ediliyor.. Siz aynı üniversitenin öğretim üyesi olsanız bile gece saatlerinde çalışmak için odanıza giremezsiniz.. Hiç unutmuyorum, Rahmetli Prof. Asım Yıldız bana gece yarısına yakın bir saatte Harvard'taki laboratuvarları gezdirmişti.. Küçük de olsa odasını açtı ve bana kahve ikram etti. Amerika'da üniversiteler kapanmıyordu.. Laboratuvarlar gece saatlerinde bile araştırıcı bilim adamlarıyla doluydu.. Ve Amerika'yı Amerika yapan da buydu.. Ömrünün yarısını Amerika ve diğer yabancı ülkelerde geçirmiş bir Kemal Derviş'in, çalışma arkadaşlarını sabahın erken saatlerinde toplantıya çağırması bizim pek alışık olduğumuz işlerden değil.. Yadırgıyoruz; Ankara'daki bürokratların sabahın köründe iş başına çağırılmaları olacak iş mi? Ama oldu işte.. Galiba ihtiyar dünyamızın daha yavaş döndüğü (!) bir ülkede yaşıyoruz..