Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu... İki caddenin köşesinde bir perakendeciydi... Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı... Adam kısa süre içinde küçük bir dükkandan, büyük bir şirkete uzandı... Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı... Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı... Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: "-İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu haketiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim... Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı..." Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları büyük oğluna bir dolarla ne aldığını sordu: "-Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım..." Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı. Adam ortanca çocuğuna sordu; "-Yorgancıya gittim... İki tane yastık aldım..." Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı... ...Ve küçük oğluna yöneldi; "-Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. Dolarımın 90 sentini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım..." Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu... Baba memnundu; "-Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü hayat hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel..." (N.Qubein) İtiraf Reyonu... (isim: nage... şehir: sakarya... yaş: 21...) İlk ineğimizdi. Dünya tatlısı kapkara bir buzağısı olmuştu. Onun da ilk yavrusuydu aynı zamanda. Bir gün evde kimse yoktu. Buzağı da 4-5 günlük var/yoktu. Heveslendim, boğazına ortalama 7 metre uzunluğunda bir ip geçirdim. Ve hayatında ilk defa göreceği gün ışığıyla buluşturdum onu, dışarı çıkardım. Hay buluşturmaz olaydım, burnumdan geldi. Korktu hayvancık. Bir öteye bir beriye sıçrayıp duruyordu. Ben de telaşla hemen kazığa bağladım ipi. Bir an derin bir "ohh" çektim. Ama fazla uzun sürmedi. Sayemde yaptığı talimden sonraki profesyonel çalışmasına başladı. Son sürat koşuyordu. Koşuyordu ama boğazındaki ip koştuğu mesafeden kısa olduğu için ip bitince dilini çıkarıp yine yere seriliyordu. Çok korkmuş, ölecek zannetmiştim. O akşam babam gelince demediğini bırakmadı bana. Zaten o günden sonra bir süre ahırın yamacına bile uğramadım, buzağının psikolojisi bozulmasın diye. Bugünün buluşu İlk kez biri lafı eveleyip gevelediği zaman "Çıkar ağzındaki baklayı" dendi... (13.06.1960) diyAlog (Bursa'da konser veren Ayşe Hatun Önal'la yerel bir gazeteci arasındaki diyalog...) MUHABİR: Yeni bir albüm çalışmanız var mı?... AYŞE HATUN ÖNAL: Çok komik bir albüm daha çıkaracağım... Çeksene Elini üç şarkılık bir singıldı biliyorsunuz, onun gibi... MUHABİR: Üçü de aynı şarkı mıydı?... Sanatik kritik "Kolay bir diyetle formumu koruyorum... Kiraz sapı, avokado yaprağı ve mısır püskülünü kapnatıp içiyorum..." (Emel Müftüoğlu) Politik kritik "Benim başkaları gibi mutlaka geri dönmek, mutlaka hesaplaşmak, gidip gidip geri gelmek gibi bir hırsım yok..." (Mesut Yılmaz) Sportik kritik "Ben yedi yıllık federasyon başkanlığım dönemimde dünya nimetlerini bırakarak Türk futboluna hizmet ettim..." (Haluk Ulusoy) Tebeşir Tozu... "Şöhret, ancak küçük dozlarla alındığında faydalı bir zehirdir..." (Balzac) Bizimkiler * Ahmet Abi önceki gün aldığı cep telefonunu banka kuyruğunda çaldırdı... Gelir gelmez kart bilgileri için Aycell'i aramış, demişler ki; "-En yakın bayimize giderseniz 11 milyon karşılığında aynı numarayı size verirler beyefendi..." Durumu bize böyle anlatırken Dündar Abi beklenen çıkışını yaptı; "-Nasıl yani?... Hırsızla aynı numarayı mı kullanacaksın?..." * Yukarıdakine şahit oldum, bunda Kudret'in yalancısıyım... Güya TGRT'den Sadi; kumanda elinde arkadaşıyla sohbet ediyormuş... Bu sırada evin dışından bir kadının yüksek sesle oğluna seslenmiş... Bu yüksek sesten, anlattığının anlaşılmamasından ve lafının bölünmesinden rahatsız olan Sadi; farkında olmadan uzaktan kumandayı evin dışında bağıran kadına doğru uzatmış ve sesini kısmaya çalışmış... Sonra da hiçbir şey olmamış gibi sohbetine kaldığı yerden devam etmiş... Şifa Yemek Öğlen Menüsü; Tavuksuyu Çorba... Etli Fırın Türlü... Kıymalı Kol Böreği... Komposto... ÇUVAL Bush İstanbul'a gelince "kırmızı halının" rövanşını da alalım... Temelin yeri Temel'le Dursun, cezaevinden kaçmak için tünel kazıyormuş... Dursun'un elinde fener, Temel'de kazma, kazıyorlarmış... Dursun feneri tutmuş, ışık hüzmesini Temel'e göstererek; -Bunun üzerinde yürür müsün Temel?... "-Yürümesine yürürüm ama, feneri kapatırsan düşerim..." *** Temel idama mahkum olmuş... Son arzusu doya doya mantar yemekmiş... -Ne biçim son arzudur bu?... "-Zehirlidir diye diye bana yedirmediler... Şimdi ağız tadıyla rahat rahat bir mantar ziyafeti çekeceğim..." *** Temel komutanın karşısına çıkıp izin istemiş... Komutan sebep sormuş; "-Efendim, karım çocuğumuzun çok hasta olduğunu yazmış da..." -Yalan söylüyorsun... Çünkü karından gelen mektubu ben de okudum, hiç öyle bir şeyden bahsetmiyordu... Temel selam vermiş, tam kapıdan çıkarken dönüp samimiyetle; "Komutanım" demiş; "-İkimiz de yalancıyız anlaşılan... Çünkü ben evli değilim..." Tepkili vatandaş... "-Çok koyu bir Fenerbahçeliyim... 17 Kasım 2003 tarihinde 'Fener'in lig maratonu' başlığı altında bir yazınız vardı... Şampiyon olamaz diyordunuz, ne oldu?... Maksat eleştirmek değil, sadece hatırlatmak..." (Bülent) "-Ne bizi anlayacak bir kadın bulabildik, ne de bir kadının bizi anlayabileceği kadar basit olabildik..." (Ufuk) "-En çok 'Hiç bitmesin' dediğim şeyleri bitiriyorum... Köşenin tamamı Bizimkiler'den olsa, hiç sıkılmayız... Bir tane mi Dündar abi var?..." (Derya) "-Abi geçen gün bizden sonra maçınız vardı, Marmara'da gördüm de; hiç yazdığın gibi değilsin... Tanışmaya korktum açıkçası..." (Oğuz)