Nostalji, herkes gibi benim de zaman zaman duyduğum, acı tatlı karışımı buruk ve hüzünlü bir duygudur. Ama geriye dönmek, mazide yaşamayı istemek gibi hevesler uyandırmaz içimde. Özü, olumlu yanlarıyla olabildiğince muhafaza ederek, ilerleyen zamana paralel olarak değişim ve gelişimin gerekliliğine inanırım. Son yılların 23 Nisan'larında görkemli bir şekilde kutlanan çocuk bayramının törenlerini seyrederken, yüksek bürokrasi mevkilerinin koltuklarına oturtulan küçüklerin (büyümüş de küçülmüş edalarıyla) bilgiç konuşmalarını dinlerken çocukluğumu hatırlar, nostaljide takılıp kalırım. Kendi çocukluğumda kutlanan sade törenleri daha samimi ve etkileyici bulurum. Gerçi o zamanlar böyle gösterişli kıyafetlerimiz, televizyonumuz, bilgisayar oyunlarımız, cep telefonlarımız, bizi okula getirip götüren servis arabalarımız, birbirimizle yarışma derdimiz, okul bitiminde koşturduğumuz lüks alışveriş merkezleri yoktu ama mütevazı dünyalarımızda daha dengeli, daha mutlu, daha çocuktuk! En azından bugünün çocukları amansız kıskacına alan 'şiddet'ten uzaktık! Şimdilerde okullarda şiddetin analizi yapılırken aile içi şiddet temel sebeplerden biri olarak gösteriliyor. Ben ve kardeşlerim, ebeveynlerimden bir tokat bile yemedik. Kolay kolay azarlanmazdık da. Ölçülü ilgi ve abartısız sevgilerin ortamında dayak korkusu olmadan sayardık büyüklerimizi. Şimdinin doyumsuz çocukları gibi mütevazı aile bütçesini sarsacak diye kolay kolay oyuncak bile talep etmezdik. Sorunlarımızı kavgasız, gürültüsüz kendi başımıza çözmeğe çalışırdık. Televizyonumuz yoktu ama büyüklerimizden işittiğimiz masallar, efsanelerle, dergilerle, kitaplarla, hayallerle, geleceğe ait umutlarla beslenen renkli bir muhayyilemiz vardı. İyi bir eğitim almak, okumak heves ve ideallerimizin başında geliyordu. Toplum içinde de okumuşun değeri ve saygınlığı vardı. Yediğimize, içtiğimize hile karışmamıştı. Vicdanlar, insani değerler tüketim hırsı içinde körlenmemişti. Her şeyden önce kendimizi güvende hissediyorduk. İkibinli yılların doyumsuz çocuklarına bizim çocukluğumuz tatsız ve yavan gelebilir. Ama ben her şeyin hızla değiştiği, özgürlük diye diye özgürlüklerin bir tuşun altına hapsedildiği bu yeni çağda onların kendilerini daha mutlu hissettiklerini sanmıyorum. Üzerinde yaşadıkları, yer altı ve yer üstü kaynakları hoyratça tahrip edilmiş ihtiyar gezegen felaket sinyalleri veriyor. Maddeye ve 'güç'e "tapan" büyükler, çıkarları uğruna dünyayı ateşe veriyorlar. TV kanallarının haber programlarında savaş ve cinayet haberlerinden, hunharca öldürme-ölme görüntülerinden geçilmiyor. Her tarafta kan ve şiddet! Bir avuç zengin, lüks ve depdebe içinde yaşarken; patlayıncaya kadar yer içerken, yığınlar mahrumiyet ve yoksulluk içinde karınlarını doyurmakta güçlük çekiyorlar. Kimsenin kimseye saygısı, sevgisi ve merhameti yok! Modernlik ve gelişmişlikle övünülüyor ama okumuşların değerinin küçümsendiği, madde hırsının her şeye egemen olduğu; gençlerinin çoğunun işsiz ve aşsız bırakıldığı, TV marifetiyle ucuz şöhrete, kazançlı meslekler olarak şarkıcılığa, dansözlüğe özendirildiği bir ülkede insani ve gerçek gelişimden söz edilebilir mi? Hani bütün bu olumsuzluklar göz önüne alındığında ben, kendi çocukluğumun kıymetini daha iyi anlıyorum. O günlere dönmek ister misin derseniz, tabii ki istemem! Almış olduğum eğitim gereğince; bakışlarım hep ileri, aydınlığa ve umuda yöneliktir. Ama birtakım insani değerleri özünde taşıyan o saf, hayallerince zengin, ideallerini hâlâ kaybetmemiş çocuğu içimde hep yaşatırım. Hâlâ almaya meraklı olduğum renkli kalemler, defterler, teknoloji harikası küçük aletler; bilgisayar, cep telefonu alırken gösterdiğim özen, kaybetmemeğe çalıştığım gezme ve sinema tutkusu büyük ölçüde içimdeki o çocuğu mutlu etmek içindir!..