Babam ve Oğlum

A -
A +

Daha önce Antalya Film Festivali ile ilgili yazımda Türk sinemasının yerli motif ve değerlere ağırlık veren duygu yönü ağırlıklı sıcak ve samimi filmlere yöneldiğini, bu yüzden halk tarafından büyük bir ilgi gördüğünü yazmıştım. Şu sıralarda gösterimde olan Babam ve Oğlum filmi de bu tür filmlerden biri. Şimdiye kadar birçok köşe yazarı filmden övgüyle bahsetti, görenler görmeyenlere hararetle tavsiye etti. Aile filmi olarak öne çıkan; sağlıklı aile bağlarının insan hayatındaki yapıcı rolünü vurgulayan film, aslında bütün bu övgü ve tavsiyeleri hak ediyor. Senaryo, karakterler, oyuncular, mekanlar, ışık, görüntü ve geçişleriyle ustalıklı bir film. Her şey yerli yerine oturmuş. Gösteri sanatlarında başarının temel sırrı olan ekip ruhu hemen fark ediliyor. Aile sınırları içinde herkesin bir hikayesi, küskünlükleri, beklentileri, hayal kırıklıkları, duygu çıkmazlarında bocalamaları, pişmanlıkları, içinde düğümlenip kalmış isyanları ve öfkeleri vardır. Babam ve Oğlum, bu tür bir hikayeyi anlatıyor. Onun için hiçbirimize yabancı gelmiyor. Oradaki anne, baba, teyze, kızkardeş, erkek kardeş ve çocuklar hepimizin akrabalarından bir parça taşıyorlar. Hatta, bazı yerlerde aynen onları yansıtıyorlar. Genç yönetmen Çağan Irmak, şefkat, sevgi ve anlayışla yaklaştığı Türk insanını ve toplumunu iyi tanımış ve gözlemlemiş. Babam ve Oğlum'da ana tema, kireç bağlamış, isyan, umutsuzluk ve öfke ile düğümlenmiş yüreklerin, donup kalmış sevgilerin sıcak aile ortamında yavaş yavaş çözülüşü... Bu çözülüş sinema diliyle ancak bu kadar iyi anlatılabilir. Duygularla, gerçeklerin çatışması o kadar iyi ayarlanmış ki, aynı sahnede bir şeye ağlarken başka bir şeye gülüyorsunuz. Tıpkı hayatın bizatihi kendisi gibi gülmekle ağlamak iç içe... Hayatın formülünü çıkarmak gayesiyle hepsini toplayıp birbiriyle çarptığınızda elinizde bir tutam hüzün kalıyor. Bize insanlığımızı, her şeyin gelip geçici olduğunu, hayat yükünün ancak sevgi bağlarıyla hafiflediğini vurgulayan ince bir hüzün... Babam ve Oğlum'u kaçırmayın derim. TRT 2 kanalında bir şiir programı: Şairane Geçen hafta tesadüfen rastlayıp seyrettiğim, Modern Türk Şiirinde İstanbul'u anlatan bir programdı Şairane. Konuşanlar, şiir dostları Hilmi Yavuz ve İskender Pala idi. Biz İstanbul yorgunlarına İstanbul'u şiir cephesinden anlatmağa çalıştılar. Yahya Kemal'den, Ziya Osman Saba'dan, Necip Fazıl Kısakürek'ten, Bedri Rahmi Eyüboğlu'dan, Orhan Veli'den, Oktay Rifat'tan, Cahit Külebi'den, Tevfik Fikret'ten, Ahmet Muhip Dranas'tan İstanbul şiirleri okudular. Ancak, program çok monotondu; ne yazık ki hep trafiğiyle, kalabalığıyla, güvensizliğiyle boğuştuğumuz için güzelliklerini yaşayamadığımız İstanbul'u şiirle de yaşayamadık. Şiir okumak başlı başına bir sanat. Bu sanatı çok iyi icra eden Mithat Özyılmazel, söz konusu olan şiirleri fonda müzik eşliğinde okusaydı program hem canlanıp hem renklenmez miydi? Geçmişte çok başarılı sunuculuk tecrübesi olan ve halen Klasik Türk Musikisi Korosu içinde bulunan Özyılmazel'in çeşitli toplantılarda okuduğu şiirlerin yankıları hâlâ kulaklarımda ve en önemlisi yüreğimdedir. Programın amacına tam olarak ulaşabilmesi için program yapımcılarına bu konuyu düşünmelerini tavsiye ediyorum.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.