Bugünlerde bana: "Nasılsın?" diye soracak olursanız, cevabım hazır: "Yorgunum!" Gelibolu'da, Çanakkale Boğazına bakan bir tepede küçük bir yazlık eve kitaplarımın bir kısmını, fazla eşyalarımı götürmek için hazırlık çalışmaları yapıyorum. Yüksek raflardan tozlanmış kitapları indirmeler, dosyaları ayıklamalar, kolileri bantlamalarla geçiyor günlerim. Bu yüzden ne okuyabiliyor, ne de kültür-sanat etkinliklerine katılabiliyorum. Her nisan dört gözle beklediğim 'Sinema Günleri'ni bile takip edemedim. Dün bir ara çalışma odamın pencesinden baktığımda bahçedeki ağaçların yeşillendiğini, ortancaların güçlü bir bahar coşkusuyla şahlandıklarını, yaprakları kızıla çalan güllerin tomurcuklandıklarını, göz alıcı kavuniçi renkli nergislerin güneşe uzandıklarını, çimenlerin yer yer hercai sarı papatyalarla donandığını farkettim. Evet, bütün bu güzelliklerin daha yeni farkına vardım. Oysa, bahar geldiğinde tabiatın canlanışını içine sindire sindire seyretmek, erguvan ağaçları kaplı Boğaz gezintileri yapmak en büyük zevklerimden biridir. Ama bu yıl yapamadım işte! Akşamları yorgun argın televizyon haberlerini dinlemeğe başladığımda duyduklarım, gördüklerim hep iç karartıcı, yürek yaralayıcı haberler ve görüntüler... Kavgalar, dövüşmeler, tartışma adı altında hep bir ağızdan bağırıp çağırmalar, hakaretler... Bunca acılardan sonra Güneydoğuda, o güzelim, sevgi topraklarında hortlayan terör olayları, şehit cenazeleri, dövünen eşler, acıyla kavrulan anneler-babalar, şaşkın ve meyus bakışlı şehit yetimleri... Çok acı! Bütün bunlar yetmiyormuş gibi yiyip içtiklerimizde yapılan hileler, kandırmacalar, aldatmacalar... Hamam böcekleriyle dolu hamur tekneleri, hileli ballar, hormonun bilinçsizce kullanıldığı meyveler, sebzeler, tavuklar, boyalı zeytinler, tehlikeli katkı maddeleri içeren içecekler... Daha sayayım mı? Dur durak bilmeyen trafik kazaları, şehirleri yaşanmaz hale getiren kapkaç, hırsızlık ve şiddet olayları, aile içi dramlar, cinayetler, suça yöneltilen çocuklar, çeteleşmeler, ardı arkası kesilmeyen yolsuzluklar, hortumlamalar, kaçak gecekonduları yıkmağa kalkan zabıtaya ve polislere hunharca taş atmalar, adam kayırmalar, rüşvetler, ihanetler... Ne var? Ne oluyoruz? Neden şu güzelim ülkede birbirimize karşı bu kadar saygısız, sevgisiz davranıp huzur bulamıyoruz? Şu iki günlük dünya bu kadar acıya, bu kadar kavgaya değer mi? Durun biraz, etrafınıza bakın!.. Kışın zahmeti ve meşakkati içinde çaresiz kalan şu ağaçlar, sümbüller, ortancalar, nergisler, erguvanlar ne yaptılar? Sessiz ve vakur bir halde toprağın sinesinde içlerine döndüler, vicdanlarıyla buluştular, gafletten uyandılar; tefekküre daldılar... Sonra birlik şuuru içinde birbirleriyle sarmaş dolaş olarak tekamüle erişmiş bir halde gün yüzüne çıktılar.. Bu ne muhteşem bir ibret olayıdır... Düşünmez misiniz?