Biz İstanbullular alışkın olmadığımız bir iklimle karşı karşıyayız. Nerdeyse iki aydan beri havalar çok sert gidiyor. Arada bir şaşırıp da güneş açsa bile hemen arkasından bulutlanma, sis, fırtına ve yağış geliyor. Kara iki gün dayanamazken günlerce kar altında kaldık. Baharın başlangıcı olan 21 Martta güneşli bir sabahın ardından kar serpiştirdiğini, (cemrelerin düşmüş olmasına rağmen) ortalığın yine beyaz bir örtüyle kaplandığını görünce doğrusu çok şaşırdım. Gönlüm bahar türkülerine hazırlanmışken uğradığım hayal kırıklığından olacak, dilime bir şarkı sözü dolandı: "Baharda bu yıl bir melal var yüzün gibi.." Evet, bu bahar başlangıcında, insanı içe kapanmağa zorlayan böylesine sancılı bir havada duyduğum şey, ne yazık ki hüzün... Kılcal damarlarıma kadar işleyen, ruhumun labirentlerini tıkayan bu yoğun ve tarifsiz hüzün sadece havadan ileri gelmiyor tabii ki... Dünya halklarının onca tepkisine rağmen önlenemeyen bu çılgın, hayasız ve korkunç savaş, bütün ömrüm boyunca titizlikle korumağa ve geliştirmeğe çalıştığım sevgi, barış, kardeşlik, adalet gibi insani duygularıma müthiş bir darbe indirdi... Sersemlemiş durumdayım, meyusum, mutsuzum... Özgürlük getiriyoruz gibi saçma sapan bir bahaneyle masum Irak halkının üstüne atılan bombalar, aslında uygarlığa, özgürlüklere, demokrasiye, inançlara, insan haklarına, geleceğe ait güzel duygulara, adalete; hasılı insanı insan yapan bütün değerlere atılıyor... Yaralanan, savrulup giden bütün insanlık, parçalanan yürekler... TV kanallarında reklam arası verilerek, havai fişek gösterimi gibi sunulan savaş sahnelerinde seyrettiğimiz; insan olarak tükenişimiz, acizliğimiz... Pek tabii ki böylesine vicdansız saldırılara, ihtiyar gezegenimizin vahşice tahrip edilmesine, doğal güzelliklerin cehennemi ihtiras ateşlerinde kül olup gitmesine; bir türlü uygarlaşamayan insanlar olarak kadir kıymet bilmeyişlerimize Tabiat Ana'nın da itirazı var. Aslında uzun zamandan beri o da "Savaşa Hayır" diyor. İklimleri alt üst ediyor, anlamıyoruz. Bizleri berrak, masmavi göklerden, uzun süre güneşten mahrum bırakıyor; üstümüze kara kara bulutlar salıyor; anlamıyoruz. Fırtınalarla sersemletiyor, sellerde debeletiyor, depremlerle vuruyor, anlamıyoruz. Birinci Körfez Savaşından sonra petrole bulanmış karabatağın hazin görüntüsü uzun süre gözlerimizin önünden gitmedi. Zavallı hayvan, "Bana acımadınız, bari kendinize acıyın" dercesine halsiz titreyişlerle vicdanımızı sızlattı durdu. Artık bundan sonra savaş uçaklarının motorlarını bozuyor diye öldürülen göçmen kuşların, çaresiz çırpınışlarla ölmeye yatan tarla kuşlarının, kumruların tabiatın derinliklerinden gelen hazin çığlıklarıyla uykularımızdan sıçrayarak uyanacağız. Onların Sokratvari bir ruh hali içinde: "Siz, sorumsuzca bizleri ölüme mahkum ettiniz, Tabiat Ana da sizleri" deyişlerini duyar gibi olacağız. Evet, evlerde nefesler tutulmuş, arada bir fındık, fıstık atıştırılarak dizi film seyreder gibi savaş seyrediliyor... Her bir bomba can damarımıza atılıyor. Yüreğimizde bir kırık plak dönüp duruyor. "Baharda bu yıl bir melal var yüzün gibi... Bülbülde ses, gülde renk açmaz oldu, neden?"