Seçimler bitti. Sürprizli sonuç karşısında herkes, takkesini önüne alarak düşünüp taşınacağına, eleştiri mekanizmalarını işletmek suretiyle eğrilerle doğruları ayırmaya çalışacağına, yine bitmez tükenmez tartışmaların peşine düştü. Aklın yolunu bir türlü bulamıyoruz. Oysa, tartışmalardan bıktık. Üzerinde çeşitli oyunlar oynanan; etrafı ateş çemberiyle çevrili, üstüne üstlük kuraklığın tehdidi altında olan bu ülkede halk olarak huzur istiyoruz, barış istiyoruz, medeni boyutlarda uzlaşma istiyoruz. Sözüm ona herkes demokrasi yanlısı... Herkesin kendine göre bir demokrasi anlayışı var. Bitmeyen, sürüp giden, gittikçe yavanlaşan bir şarkı yani... Aslında şarkı da değil, kakafonik bir şey işte... Herkes kendi hayat kulvarına döndü... Toplumunu tanımayan, kültürüne yabancı yarı aydınlar yine sürekli tartışıyorlar. "Dünyaya bir kere geldik, vur patlasın, çal oynasın". "İç bade güzel sev" takımı Bodrum'da sefahat âlemlerine daldı. Yoksullar, günlük geçimin derdine düştü. Hayatın sillesini yiyenler acılarını sarmanın, tefekkür boyutlarına dalmanın, hastalar şifa bulmanın derdindeler. Yaşamanın sadece bencillik ve eğlenmek üzerine kurulduğuna inandırılmış gençler, eğlence mekânlarında ve konserlerde kendilerini aşka ve dansa vurmanın sarhoşluğunu yaşıyorlar. Kimileri de iş bulmak için çırpınıyor. Medyada magazin programları bütün hızıyla devam ediyor. Hangi ünlü(!) ne yaptı, kim kimin sevgilisini elinden aldı; bir sürü dedikodu... Köşelerde genç hanım yazarcıklar g-string tartışması yapıyorlar. Ev kadınları bitmez tükenmez dizilerine döndüler. Sanal dünyanın sanal kahramanlarını sohbet konusu yapmakla meşguller... Bendeniz ne mi yapıyorum? Tabii ki yine kitapların dünyasına çekildim; düşünce ve tefekkür kıvılcımları yakalamaya çalışmaktayım. İşte size Tagore'un " Bahçıvan" kitabından yakaladıklarım: "Akşamın ağır adımlarla gelip, bütün şarkıların kesilmesi için işareti vermesine rağmen; arkadaşlarının istirahate çekilmesine ve de yorgun olmasına rağmen; korkunun karanlıkta kol gezmesine ve gökyüzüne perde çekilmesine rağmen; ey kuş, ey benim kuşum, beni dinle ve kanatlarını örtme. Bu, orman yapraklarının karanlığı değildir, bu koyu siyah bir yılan gibi kabaran denizdir. Bu, çiçek açan yaseminin raksı değildir, bu parlayan köpüktür. Ah, nerde güneşli, yeşil sahil, nerde senin yuvan? Ey kuş, ey benim kuşum, dinle beni, kanatlarını örtme. Issız gece, yolunun üzerinde uzanmış yatıyor, gölgelik tepeler ardında, gün uyumakta. Yıldızlar, saatleri sayıp nefes almadan bekliyorlar ve güçsüz ay, derin gecede yüzmekte. Ey kuş, benim kuşum, dinle beni kanatlarını örtme. Senin için ne bir ümit ne de bir korku mevcut. Ne bir söz, ne bir fısıltı, ne de bir feryat. Ne bir evin, ne de uyumak için bir yatağın var. Senin sadece bir çift kanadınla, yolu olmayan bir gök kubben var. Ey kuş, ey benim kuşum, beni dinle, kanatlarını örtme..." Çalışma odamın karşısındaki küçük bahçede solan çimenlere, susuzluktan yaprakları pörsümüş ortancalara bakarak ben de can kuşumla sohbet etmekteyim işte...