Mayıs ayını hastalanan kardeşimle hep kliniklerde, laboratuvarlarda, hastanelerde geçirdim. Hastalık insanın yakasına yapıştı mı, korksanız da korkmasanız da mecburen düşüyorsunuz hastane kapılarına. Hastalıktan beter bir çile başlıyor o zaman... Önce bürokratik eziyetlerle karşılaşıyorsunuz; oraya git, buraya git, şunu getir bunu getir faslında dermanınız tükeniyor. Havasız, bakımsız koridorlarda her biri canından bezmiş hasta kalabalığı içinde şaşırıp kalıyorsunuz, ülkede herkes mi hasta diye düşünüyorsunuz. Sersemlemiş bir halde evraklarınızı tamamlamak için oraya, buraya koşturuyorsunuz. Eğer yatma durumundaysanız, bunalmış, asık suratlı bir personelle karşılaşıyorsunuz. Temiz gibi gösterilen ama aslında temiz olmayan, doğru dürüst havalandırma tertibatı bulunmayan bir odaya girdiğinizde ruhunuz daralıyor. Sizin için hazırlanmış yatağın yarı buruşuk çarşaflarından tedirgin oluyorsunuz. Eğer odanızda tuvalet yoksa, kullanmak zorunda kaldığınız servis tuvaletinin pisliği midenizi bulandırıyor, ağzına kadar çöp ve tıbbi atıklarla dolu çöp bidonları sizi dehşete düşürüyor. Görevlileri uyardığınızda temizliğin günde sadece bir defa yapıldığını öğreniyorsunuz. Yetersiz sayıda hemşireler o hastadan bu hastaya koşturuyorlar ama canlarından bezmiş bir durumdalar, yüzleri gülmüyor. Hastanın tedavi kadar ihtiyaç duyduğu gönülden ilgi ve şefkati göstermekten uzak duruyorlar. Hele refakatçilere hiç yüz vermiyorlar. Soljenitsin'in romanlarındaki sıkıntılı ve boğucu havayı gerçek boyutlarıyla soluyorsunuz. Ve bir an önce kaçmak istiyorsunuz. Nitekim, hastamızın ameliyatı gerektiğinde onu apar topar kaliteli hizmetiyle tanınmış bir özel hastaneye taşıyoruz. Buradaki düzen, bakım, muamele ve hijyenik kurallara riayet, bozulmuş moralimizi düzeltiyor. Güzel de, kötü tecrübeleri yaşadıktan sonra bütün bu düzen ve ihtimamı parayla satın aldığınızı düşünüp hüzünleniyorsunuz. Bu imkanı sağlayamayanlar ne yapsın? Gariban hastalar insafa mı terk edilsin? Sosyal devlet (ille lüks olması şart değil), her hasta insana önce şefkat elini uzatmakla; ona önce bir insan olarak değer verdiğini gösteren düzenli ve kaliteli bir sağlık hizmeti vermekle yükümlü değil mi? Sağlık Bakanı Recep Akdağ'la, göreve geldiği sıralarda bir röportaj yapmıştım. Sağlık hizmetlerinde yapacakları reformlarla ilgili bilgiler vermiş, hastaların hastane kapılarında çektikleri çileye son verecek projelerinden bahsetmişti. Anlaşılan o ki henüz altyapı hazırlanmamış. Gerçeğin acı detayları uzaktan ve yükseklerden anlaşılmıyor. Eski zamanlarda hükümdarlar tebdil-i kıyafet yaparak halk arasında dolaşıp çarpıklıkları bizzat tetkik ve tesbit etmeye çalışırlarmış. Sayın Sağlık Bakanı da bu yöntemle hastaneleri teftiş ederse hastanelerin hal-i pür melalini yakınen anlayabilir. Bence bütün sağlık kuruluşlarının, doktorların, sivil toplum örgütlerinin, halk temsilcilerinin katılacağı bir Sağlık Şûrası yapılmalı. Bütün konular en ince detaylarına kadar konuşulup tartışılarak; sonucunda alınacak kararlar doğrultusunda sosyal devlete yaraşır şekilde yeni ve acil bir yapılanmaya girişilmeli. Gerek zihniyetlerde, gerek tavırlarda ve yöntemlerde köklü düzenlemeler yapılmadıkça AB standartlarına ulaşmak hayal gibi görünüyor.