Ekim Cumhuriyet Bayramı akşamında İstanbul Valisi Muammer Güler ve eşi, Atatürk Kültür Merkezi'nde bir resepsiyon verdi. Resepsiyonda yüksek kademedeki bürokratlardan,iş adamlarından, sanatçılardan ve gazetecilerden oluşan oldukça kalabalık ve şık giyimli bir davetli kitlesi vardı. İkramın bol olduğu, görkemli bir İstanbul maketine yerleştirilmiş Cumhuriyet pastasının büyük ilgi çektiği, 10. yıl marşının hep bir ağızdan söylendiği hoş gecede her ne kadar çocukluğumdan beri hiç kaybetmediğim Cumhuriyet coşkusunu yaşadımsa da alttan alta bir yürek burukluğu da duymadım desem yalan olur. Bayramların özüne sinen kişisel ve yersiz bir burukluk değildi bu... Bu burukluğun sebebi; ilkin Avrupa Birliği Komisyonu'nun hazırladığı ilerleme raporunda "Alevi azınlık", "Kürt azınlık" gibi ayrılıkçı ifadelerin yer almasının ardından Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu'nca hazırlanan azınlık raporunda bunları destekler mahiyette ulus-devlet modeli yerine etnik azınlıklara dayalı Türkiyelilik adı altında yeni bir devlet modelinin önerilmesi, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü ve Cumhuriyeti hedef alan söylemlerin tartışmaya açılmasıydı... Körü körüne Avrupa sevdalılarına bakılırsa bunlar, büyük medeniyet projesi olan AB'ye giriş sürecinde değişim ve demokratikleşmenin icabıymış. Gereksiz paranoyalara kapılmamalı, AB'li dostlarımıza güvenmeliymişiz!.. Parlamenterleri arasında "Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir" diyenlerin bulunduğu, Türkiye'ye her fırsatta çifte standart uygulayan AB'ye nasıl güvenelim ki? İşte, Kıbrıs örneği ortada. AB, ekonomik ambargonun kaldırılması, limanların ve havaalanlarının açılması gibi KKTC'ye uygulanan tecride son verilmesine yönelik olmak üzere verdiği sözlerde durdu mu? Üstelik Annan Planına hayır diyen Güney Kıbrıs'ı AB'ye alarak KKTC'yi köşeye sıkıştırmadı mı?. Aynı AB, Türkiye'ye verdiği sözlerde durur mu? *** Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Cumhuriyet Bayramı mesajında gündemi işgal eden azınlıkçılara gereken cevabı verdi: "Türk ulusu siyasal bir kavramdır ve Atatürk milliyetçiliği esasına dayanır. Atatürk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi Türk ulusundan sayan, etnik köken, dil, din, mezhep gibi nedenlerle yapılacak her türlü ayrımcılığı reddeden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı içerir. Türk ulusundan sayılmanın tek şartı vatandaşlık bağıdır. Yüce önder Atatürk'ün: Ne mutlu Türk'üm diyene! Sözü bunu en iyi biçimde anlatmaktadır. Tekil devlet, özel yaşam alanında kalmak şartıyla alt kimlikleri benimser. Çünkü farklı alt kimlikler toplumun zenginliğidir." Anlaşıldı mı efendim? Anlamak istemeyenlere sözümüz bitmedi: Biz, Kürd'ü, Çerkez'i, Laz'ı, Rum'u, Ermeni'si, Süryani'si (vs) kaynaşmış, sevgide bütünleşmiş bir toplumuz. Mozaik değil, alaşımız. Dilimiz, dinimiz, kökenimiz farklı olsa da, canda biriz. Ne can, canından kopar, ne sevgi bölünür, ne et tırnaktan ayrılır. Bu gerçeği bilin de ondan sonra konuşun beyler...