İstanbul son zamanlarda bir hayli tatsızlaştı. Hava istikrarsız ve kirli. Kapkaç olaylarının ardından son terör olayları dolayısıyla bir hayli güvensiz bir şehir oldu. Trafik derseniz içinden çıkılmaz bir hal aldı. İnsan (özellikle akşamları) evden çıkmak istemiyor. Geçtiğimiz günlerin birinde Devlet Tiyatrolarının basın bürosundan Mine Hanım telefon açtı, her zamanki nazik ve sevecen üslubuyla yeni oyunların galasına davet etti, "oyunları beğeneceğinizi umut ediyorum" dedi. Bu, benim için yeterli bir teşvikti. Ard arda iki oyuna gittim. Gittiğime iyi de etmişim, çünkü ikisinden de bir hayli etkilendim. Anlaşılan o ki Devlet Tiyatroları, tüketim rüzgarına kapıldıkça tükenen, düşünmeye boşvermiş bir toplumu eğelenceyi arka plana atarak bir yerde durdurup düşündürmeyi (hem de sarsarak düşündürmeyi) hedefliyor. Bence iyi de ediyor. AKM Oda Tiyatrosunda, Cumhuriyetimizin 80. yılına armağan olarak seçilip sahnelenen oyun, "Yaban"'dı. Berkun Oya tarafından Yakup Kadri Karaosmaoğlu'nun aynı adlı eserinden sahneye uyarlanmıştı. Konuyu çoğunuzun bileceğini sanıyorum ama yine de hatırlatayım: "Birinci Dünya Savaşı sırasında bir kolunu kaybeden yedek subay Ahmet Celal, işgal altındaki İstanbul'u terk edip emir erinin Haymana Ovasındaki köyüne yerleşir. Aslında derin ruh sarsıntıları içinde buraya ölmeyi seçtiği için gelmiştir. Bu, bir İstanbullu aydının köyle ilk tanışması, köylüyle ilk yüzleşmesidir. Esasen her iki taraf da birbiri için yabancıdır." Altı kalın çizgilerle çizilen toplum ve aydın uçurumu aradan geçen bunca zamandan sonra bugün kapanmış mıdır? Göçler sebebiyle mega-köylere dönen büyük şehirlerde Ahmet Celal'in trajedisi kılık ve mahiyet değiştirerek sürekli tekrarlanmakta değil midir? Ucuz siyasetlerle, affedilmez ihmallerle geri bırakılan toplum, kendisine tepeden bakan aydın kesimine yaban durmaktan vazgeçmiş midir? Tiyatroda ve tiyatrodan çıktıktan sonra bunlar gibi cevabını bekleyen bir sürü soru üşüşüyor insanın kafasına.. Oyun, teknik açıdan eleştirilebilir. Bir okuma ve müsamere tiyatrosu olarak değerlendirilip oyuncuların konu mankenleri gibi kullanıldığı söylenebilir ama (biraz da Ahmet Celal rolündeki Musa Uzunlar'ın ustalıklı ve duyarlı oyunuyla) bence etkileme, düşünce mekanizmasını harekete geçirtip yürekleri onikiden vurma yönünden amacına ulaşmıştır... *** Diğer oyun, Ronald Harwood'un yazdığı Filiz Ofluoğlu'nun dilimize çevirdiği: Taraf Tutmak. Hitler döneminde bütün Yahudi meslektaşları Almanya'yı terk ettiği halde, sanatı siyasetle karıştırmamak gerektiğine inanan ünlü orkestra şefi Wilhelm Furtwangler'in, Nazi iktidarına hizmet edip etmediği hususunda (sanatla ilişkisi olmayan) sıradan bir soruşturma subayı tarafından inceden inceye hırpalanarak soruşturulmasını işliyor. Oyun kitapçıklarında belirtildiği gibi Furtwangler'in savunmasında haklı olup olmadığı hususu seyirciye bırakılıyor. Bu sezon hangi oyuna gideyim diye düşünenlere (oyun kalitesi bakımından da tebrike şayan) bu iki oyunu seyretmelerini öneriyorum. Son olarak belirtmek istediğim bir husus var. Özellikle gençlerin rağbet ettiği Devlet Tiyatroları oyunlarında (özellikle Ayak Takımı'nda) küfürlü konuşmaları (serde öğretmenlik var ya) çok yadırgıyorum. Biraz daha dikkatli olmalarını ilgililerden rica ediyorum.