Gelibolu'da kaldığımız sitenin aşağısında, kayalık, taşlık bir koy var. Bizim sitenin insanları oradan denize giriyor. Komşularla aramızda görüştük; orayı, denize girmek için daha elverişli ve bakımlı bir hale getirmeyi kararlaştırdık. Emekli bir öğretmen hanım önderlik edip sitede kalan ailelerden para topladı. Bir kepçe kiralayıp molozları, taş yığınlarını geriye aldırdı. İşçilerle birlikte site halkı da ortalığı çöplerden temizledi. Küçük de olsa güneşlenmek ve yürümek için bir sahil şeridi oluştu. Öğretmen hanım, önderlik ettiği işin neticesinden memnun, tırmık alıp devamlı bakım işini sürdürmeyi, mayo değişimi için küçük bir kabin kondurmayı, bir köşeye kapaklı bir çöp bidonu koymayı planlıyordu. Biz de bütün gücümüzle kendisini destekliyorduk. Koy, biraz bakımlı olunca başka siteden aileler, çoluk çocuk cümbür cemaat her gün gelmeğe başladılar. Öğretmen Hanım, haliyle onlardan da bakım parası istemiş. Hemen itiraz etmişler, burası devletin yeri; devletin yerinde oturmak için bir de para mı vereceğiz demişler. Öğretmen, "Kıyılar tabii ki devletin halka açtığı yerler... Ama bakım istiyor. İşçiler bedavaya çalışmıyor. Biz, denizden yararlananlar, kendi aramızda para toplayıp bu hale getirdik. Siz de her gün gelip yararlandığınız için sizden de bakım parası talep ettik. Hem medeni bir şekilde denize gireriz, hem de devletin malı korunmuş olur" şeklinde son derece makul bir açıklama yapmış. Karşı taraf direnişini sürdürmüş; nerdeyse kavga çıkacakmış... Öğretmen Hanım, bakmış ki anlamak istemeyene laf anlatmak mümkün değil, susup geri dönmüş. Haliyle çok üzüldüğü için bir süre nerden de böyle bir işe kalkıştım diye söylendi durdu. Şimdi bakım gayretleri söndü. Koy, gittikçe eski haline dönmeye başladı. Bilinçsiz halk böyle işte. Bulunduğu çevreye bakmadığı gibi ona zarar verir, yer, içer; ondan sonra çöplerini ortalığa döküp saçıp gider. Bilinçli davrananların da hevesini kırar. Pislik, nemelazımcılık bizim kanımıza işlemiş. Böylesi sorumsuz insanların çocukları da okullarda sıraları çizer, tahrip ederler. Çünkü büyükleri onlara devletin malına zarar vermemeyi öğretmemiştir. Kötü niyetli ve amaçlı kişilerin yaygınlaştırdığı "Devletin malı deniz, yemeyen domuz..." anlayışı çeşitli katmanlarda,çeşitli biçimlerde sürüp gidiyor anlayacağınız. *** Ben, güneşin zararlarından korunmak için sabahları erken denize girerim. Bir sabah koya indiğimde burayı her zamankinden daha berbat bir halde gördüm. İnsanların bıraktığı çöplerin yanı sıra akşam çıkan lodos da denizde ne kadar pislik (en çok naylon torba) varsa getirmişti. Denizin naylon torbalarla istilasını daha önce İstanbul'da Burgazada dönüşünde görmüş, dehşete kapılmıştım. Bir süre söylene söylene kıyıda yüzüp duran onlarca naylon torbayı toplayıp (kıyıda bir çöp bidonu olmadığı için) kenara koydum. Tabiatın hiçbir şekilde hazmedemediği bu naylon torbalar niye üretilip durulur, bilmiyorum. Cehalet ve sorumsuzluk yalnız halkta değil ki, yöneticilerde de var. Çocukluğumdan beri seyrettiğim Amerikan filmlerinde marketlerden yapılan alışverişlerde kesekağıdı kullanıldığını görürüm. Onlar, tedbirlerini yıllar öncesinden almağa başlamışlar. Biz ise bunca sakıncalarına rağmen naylon torba imalinde ve kullanımında ısrar ediyoruz. Bunlar, ufak gibi görünen ama zararları büyük sorunlar. Ama, kimsenin umursadığı yok! Şu TV kanalları ve popüler gazeteler, gün boyu şarkıcıların, mankenlerin, artistlerin tatil maceralarını, seviyeli (!) birlikteliklerini, bar eğlencelerini sürekli olarak işleyeceklerine biraz da eğitim ve adab-ı muaşeret konularına ağırlık verseler... Aydınlatıcı, yol gösterici, bilgilendirici program yapsalar... Yöneticiler, çocuklarının geleceği adına biraz sorumluluk duysalar!..