Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel'in, haberleri zaman zaman basında yer alan başarılarının sırrı, 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali paralelinde gerçekleştirilen 1. Uluslararası Avrasya Film Festivali açılış gecesinde yaptığı konuşmada yer alan: "Bir dünya kenti olma ve markalaşma sürecinde kültür ve sanatın etkisi asla göz ardı edilemez" cümlesinde yatıyordu. Her zaman söyleriz; bir ülkenin kalkınmışlığı ve gelişmişliği ekonomiye olduğu kadar kültür ve sanata verdiği önem ve desteğe bağlıdır. 41. Antalya Altın Portakal Film Festivali sırasında görüştüğüm (o sıralar görevine yeni başlayan) Menderes Türel'in iki ana hedefi vardı. Birincisi Antalya'yı bir dünya kenti yapmak. İkincisi; kültür ve sanatta da Antalya'yı markalaştırmak. O kadar azimli ve kararlı konuşuyordu ki, o anda,(öğretmenliğin verdiği ön seziyle) bu genç yöneticinin başarılı olacağına, tuttuğunu koparacağına inanmıştım. Bu yıl, Antalya Büyükşehir Belediyesinin, Türsak ve Aksav'la birlikte 24-30 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirdiği 42. Uluslararası Altın Portakal ve 1. Avrasya Film Festivalini yakından takip ettikten sonra yanılmadığımı anladım. Festivale yurt içinden olduğu kadar yurt dışından da ilgi yoğundu. Yerli, yabancı sinema adamları bir heyecan etrafında buluştular. Geçen yıl, o yetersiz yarışma filmlerinin oluşturduğu umutsuzluk ortamında Altın Portakal eski heyecanını yitirdi, ömrünü tamamladı, kendi kendini tekrar eden monotonluğa düştü kabilinden dedikodular yapılırken bu yıl, sanki sihirli bir el dokunmuşçasına her şey değişiverdi; her yere can ve ruh geldi. Can ve ruh geldikten sonra neler yapılmaz, nasıl abad olunmaz ki? Bir kere, geçen seneden bu yana hazırlanan filmler gerek çekim, gerek kurgu, gerek konu yönünden daha özenli ve kaliteliydi. Oyunculuk açısından da öyle. Son yıllarda birkaç parlak çıkış yapan Türk Sinemasına inancım bu filmleri gördükten sonra biraz daha arttı. Toplumsal kokuşma sinemacıları da bir hayli etkiliyor olmalı ki, filmlerin çoğunda insancıl temalar: sevgi, dostluk, dayanışma, kaybedilen değerler vs. ağırlıklı olarak işlenmişti. Boğulmaya, tükenmeye, çözülmeye başladığımız bir dönemde, yönetmenler, el birliği etmişçesine ince bir duyarlılık içinde bize can simidi uzatıyorlardı sanki. En azından ben, gördüğüm filmlerde bunu hissettim. Bazıları abarttığımı söyleyebilir; ama ben, her insani yaklaşımı böylesi bir duygusallıkla algılıyordum. Sanata şefkat ve merhamet duygularının sızdığını görmekten duyduğum heyecandan olacaktı belki Festivalin çok yoğun programı vardı; belgeseller, basın toplantıları, yönetmen ve oyuncularla söyleşiler, kent gezileri, galalar, kokteyller, partiler, konserler... Hepsine yetişmek tabii ki mümkün değildi. Ama o yetişme telaşı, o binbir hevesle koşuşturma yok mu, öyle hoştu ki... Sanki ulaşacağınız hayallerinizdi, ideallerinizdi; güzel olan, anlamlı olan, insanca olan her şeydi açıkcası... Festivalin son günlerine doğru başkan Menderes Türel'den genel bir değerlendirme istedim. Hedeflediği amaca ulaşmış mıydı? Asya ile Avrupa tasarlanan film marketinde buluşmuş muydu? Yerli ve yabancı yönetmenler ortak prejelere temel atma teşebbüsünde bulunmuşlar mıydı? Başkanın yüzü gülüyordu. Verdiği olumlu cevaplar sinemamızın hem geleceği açısından, hem Türkiye'nin (özellikle Antalya'nın tanıtımı açısından) önümüze parlak bir ufuk açıyordu. Bununla da yetinmiyordu genç başkan: "Gelecek sene daha mükemmel bir festival yapacağız, daha büyük kazanımlar elde edeceğiz" dedi. Umut ve inançla kendisini ve birlikte çalışanları kutladım. İnanıyorum ki, Menderes başkan, karar verdi mi, yapar.