Günümüz insanının üzerinde düşünmekten kaçındığı bir kavram var; ölüm. Oysa, Candan Erçetin'in bir şarkısında da vurguladığı gibi ölüm, hayatın tek gerçeğidir. Üzerinde hiç konuşmayız, kimseyi de konuşturmayız. Herhangi bir vesileyle bahsi geçse tepkiler malum, "Aman sıkıntılı şeylerden bahsetmeyelim!", "Yaşamak varken ölümü niye düşünelim!", "Ay, bu konuyu kapatalım, fena oluyorum!" vs... Tefekkür, bizim geleneksel kültürümüzde önemli bir olgu. Eskiler ölüm üzerinde düşünmekten, konuşmaktan ve yazmaktan hiç çekinmemişler. Sağlıklı bir hayat felsefesi ancak, ölüm üzerinde sağlıklı bir kanaatimiz ve düşüncemiz varsa kurulabilir. Hz. Mevlana, ölümü "vuslat, sevgiliye kavuşma" anı olarak niteleyip bunu mutlu bir olay olarak terennüm eder. İslam tasavvufu şiirleştirdiği inanç sistemi çerçevesinde ölümü güzelleştirir ve anlamlı kılar. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun bu yıl sahneye koyduğu Efrasiyab'ın Hikayeleri'nin ana teması; ölüm... Bu hikayeler özgün ve usta bir teknikle sahnede canlandırılıyor. İlgi çekici bir kareografi, karakterleri can alıcı taraflarıyla yansıtan masklar, kuklalar daha ilk anda seyirciyi sahneyle bütünleştiriyor. Yönetmen Işıl Kasapoğlu, Zeynep Avcı'nın, İhsan Oktay Anar'ın eserinden uyarladığı bu ilginç oyunu, eserin özünü çok iyi yakalayarak tiyatro diliyle ustaca yorumlamış. Düşlerle gerçeklerin sarmaş dolaş olduğu bir tiyatro şölenine dönüştürmüş. Kasapoğlu'nun esere ne kadar duyarlı yaklaştığını tiyatro tanıtım bülteninde yayınlanan şiirinden anlamak mümkün. "Tanrım!/Gözyaşlarımız bir inci tanesi mi hâlâ?/İçinde bulunduğumuz bu vahşi ortamda/Gözlerimizden damlayanlar hâlâ birer ince tanesi mi?/Afganlı çocukların, kadınların, intihar saldırılarının/Ardından gözlerimden akan inci taneleri mi hâlâ?/Hâlâ inci var mı?/Gözlerim.../Hâlâ gözlerim var mı? İnci taneleri sadece/Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde mi kaldı?" Eser, yazarından yönetmenine, tasarımdan müziğine; kareografisinden ışığına ve canla başla oynayan oyuncularına kadar ortaya gönül konulmuş tam bir ekip çalışması. Efrasiyab'ın Hikayeleri, seyirciyi eğlendirirken ölüm ve hayat konularında bizi derin düşüncelere davet ediyor. Zaman zaman adeta bilinçaltımızı deşiyor; korkularımızın kör çıkmazlarına ışık tutuyor. Yer yer didaktik bir karakter arzeden diyaloglara ve gereksiz uzunluğuna rağmen bu sezonda siz sevgili okuyucularıma tavsiye edebileceğim özgün bir eser.