Kütüphanemi düzenlerken divan şairi Şeyh Galip'in "Hüsn ü Aşk" isimli eseri elime geçti. Gönlümü avutmak için şöyle bir açıp okuyayım dedim, şans bu ya, karşıma Beni-Mahabbet kabilesini anlatan beyitler çıktı: Amma ne kabile kıble-i derd Bilcümle siyah-baht u ru-zerd Vadileri rik ü şişe-i gam Kumlar sağışınca hüzn ü matem Hargehleri dud-ı ah-ı hırman Sohbetleri ney gibi hep efgan Ektikleri dane-i şirare Biçtikleri kalb-i pare pare (Bugünkü Türkçe'yle anlamı: Ama ne kabileydi? Dert kıblesiydi; hepsinin bahtı karaydı, yüzü sapsarı. Ovaları kumluk, gam şişesinin kırıklarıyla dolu; kumlar sayısınca hüzün ve matem vardı. Çadırları mahrumiyet ahının dumanıydı; konuşmaları ney gibi hep feryattı. Ektikleri kıvılcım taneleri, biçtikleri param parça kalpti.) Hani, "Bana her şey seni hatırlatıyor" diye bir şarkı var ya, bu mısralar da bana o kadar kaçmaya çalıştığım halde, kriz sıkıntıları içinde bunalıma ve umutsuzluğa düşen toplumumuzun bugününü hatırlattı. Onca zaman ve olay farklılığına rağmen insanı aynı temanın hüzün çıkmazına sürüklüyordu. Bugün de, içinde yaşadığımız toplumda yüzler asık, herkes hayatından şikayetçi. Kime şöyle bir dokunsanız bin ah işitiyorsunuz. Ah ü feryattan toparlamağa çalıştığınız moraliniz bir anda bozuluyor. Çetin günler, bugünler. Sırlı aynalarda yüzümüze, muhayyel aynalarda içimize bakıp da özeleştiri yapmamız gerektiği hesap günleri. Devrim rüzgarlarının estiği yetmişli yıllarda, solun en parlak ismi olan Ecevit, Amerika'ya "Gölge etme başka ihsan istemem!" diye kafa tutuyordu. Bugün TV kameralarının karşısına geçip: "Başkan Bush'tan bizi desteklediğine dair mektup aldım. Batılı ülkeler, Dünya Bankası bize olan güvenlerini belirtiyorlar. Yeter ki bir yol kazasına uğramayalım!" derken duyduğu endişeden sesi ve ayakları titriyor. Son zamanlarda sokaklarda artan çanta kapma olaylarına karşısında şehrin emniyet müdürü: "Aman yanınızda kıymetli eşya ve para taşımayın" diye uyarıyor. Başsavcının eşinin çantası kaşla göz arasında çalınıyor. Bugünler ibret almamız gereken kara günler...