Okuyucularının krizden kurtulma çareleri konusunda fikirlerini almak için Hürriyet Gazetesi'nin "Ben olsam..." adı altında açtığı sütuna fırsat buldukça göz gezdiriyorum. Burada teklif edilen öneriler içinde gerçek ve özgün fikir sergileyen bir yazıya şimdiye kadar rastlayamadım. Bazı köşelerde ve sohbet meclislerinde bu, en çok konuşulan, eleştirilen konulardan biri. Bazıları eleştirilerinde o kadar aşırıya kaçıyorlar ki: "Halka danışırsanız işte alacağınız sonuç budur" gibilerinden küçümseyici bir tavır sergiliyorlar. Oysa ben, bu sonucu çok doğal karşılıyorum. Eğitim sisteminde düşünmenin öğretilmediği, demoktratik kültürün verilmediği; aile ortamında alınan kararlarda aile bireylerinin fikrine danışılmadığı, okuma-yazma oranının çok düşük olduğu bir ülkede siz daha ne bekliyordunuz ki? Ayrıca, bizler şimdiye kadar onlar daha iyi bilirler diye düşünmeyi hep büyüklerimize bırakmadık mı?Hangi meselemize doğru dürüst sahip çıktık? Böyle bir sorumluluk bize aşılandı mı? Herhangi bir konuda "fikir" üretmek için önce bilgi sahibi olmak ve bu bilginin nasıl kullanılacağını bilmek gerekir. Fikir'in temeli düşüncedir. Descartes: "Düşünüyorum, o halde varım" derken, insanın varlık sebebinin düşünce olduğunu vurgular. Kültürlü insanı dünyadaki durumu anlamaya yarayan bilgiyi ve yolları edinmiş insan olarak tanımlayan ünlü filozof-yazar Jean Paul Sartre'da: "Hiç kimse bizim yerimize düşünemez ve kimsenin yararına kendi düşüncemizden vazgeçemeyiz" der. Duygunun dahi ancak düşünceyle var olduğunu iddia eden Fransız yazar Andre Gide de bu iddiasına şöyle bir açıklık getirir: "Biz ancak nesnelerle düşünürüz. Onun için bireysel düşünüş diye isimlendirilen iç yaşayış, dış dünya ile bağıntılı bir görüş biçimini ve dışarıya açılmış pencereleri gerektirir. Ancak böyle bir gözleyiş yardımıyla anılar uyanır, duygular filiz verir." Düşünceyi harekete geçiren şey de meraktır. Böylesi bir merak bizde var mı? Ülkemizde düşünme alışkanlığı ne ailede ne de okulda öğretiliyor. Bütün enerjileri günlük yaşayışın hay huyu içinde tükenen insanlarımız televizyonların dedikodu, eğlence ve televole programlarıyla vakit öldürüyorlar. Sınırsız sorumsuz birer birey olarak edilgen olmayı farkına varmadan bizzat kendileri seçiyorlar. Varlıklarının gayesi olan "kendini bilme" mertebesine ulaşamadıkları gibi ülkenin ve dünyanın sorunlarını anlamak için gayret sarfetmiyorlar. Kendi aralarında "fikir" adına ileri sürdükleri görüşler de popüler söylemlerin tekrarından öteye gidemiyor. Toplumda şimdiye kadar hep eleştiri konusu olan "tepkisiz"liğin, sivil toplum örgütlerinin etkin bir biçimde gelişemeyişinin esas sebebi de bu. Üniversite öğrencilerinin bile doğru dürüst dilekçe yazamadığı, ülke sorunları karşısında tutarlı bir bilgiye sahip olarak fikir yürütemediği bir toplumda sıradan vatandaşın özgün fikirler üretmesini beklemek abesle iştigalden öteye gidemez. Şimdiye kadar böyle gelmiş, ama böyle gitmeyeceği daha doğrusu gidemeyeceği apaçık bir gerçek...