Vefa, öyle görünüyor ki, egoların, vurdumduymazlıkların ön plana geçtiği, para ve gücün temel değer olarak algılandığı, sadakatsizliklerin normal bir tutum olarak kabul gördüğü çağımızda bizim için bir semt adı olmaktan öteye geçemeyecek. Vefasızlıktan soyutlanmak, aslında insanlıktan soyutlanmak demek. İnsanlığın kaybolduğu bir dünyada yaşamak kimin hoşuna gidiyorsa buyursun, hayrını görsün! Bu yaz gününde, yüksek oranlı nem solukları daraltırken her biri vefasızlık yarasıyla kanayan yüreklerin dertlerini depreştirmenin sırası mı diyebilirsiniz. Bence sırası. Acı da olsa arasıra bize insanlığımızı hatırlatan konulara girmenin sayısız faydası var. Ödeyemediğiniz faturaların, üstünüze bir kâbus gibi çöken vergilerin sıkıntısını, siyaset karmaşasının oluşturduğu ruh yorgunluğunu üstünüzden atmak için elinizde kumanda, kanal kanal dolaştığınızı; medya maymunlarının cirit attığı eğlence programlarına, ayyuka çıkan manken aşklarına, "iç bade güzel sev" takımının, tuzu kuruların Bodrum sefahatlerine, Laila çılgınlıklarına takılıp kaldığınızı; biraz şaşkınlık, biraz isyankârlık, biraz imrenme gibi karmaşık duyguların oluşturduğu bir ruh hali içinde renkli, hareketli, paralı ve sıkıntısız bir "yaşam"ın neden sizden bu kadar uzak bir olgu olduğunu sorguladığınızı biliyorum. Biliyorum, çünkü; ben de zaman zaman aynı davranışlarda bulunuyor, aynı sorgulamaların ağına düşüyorum. Ancak, geçen salı akşamı yeni açılan M 1 kanalında izlediğim, gazilerimizle ilgili bir program, sahte cilaların ardındaki toplum ve ülke gerçeğini aksettirmesi bakımından beni 12'den vurdu. Yani, yüreğimden... Beş genç (hem de aslan gibi)... Beşi de sakat. Terör Örgütü PKK'nın hain pusularında kimi bacaklarını kaybetmiş, kimi kolunu... Kiminin topukları ezilmiş, kiminin kalçası; kiminin de kafasına platin takılmış... Hepsinde vakitsiz bir çağda sağlık sorunları içinde kıvranmanın, terkedilen gençlik rüyalarının, yarım kalan heveslerin, kısıtlanmış hareket özgürlüğünün, suya düşen gelecek projelerinin, yanıbaşında bir anda dağ gibi arkadaşının ölümüne şahit olmanın tarifsiz, derin hüznü... Alışılageldiğimiz romantik bir hüzün değil bu. Ardında travmalar, sancılar, gözyaşları, isyan, öfke, çaresizlik, umutsuzluk, terkedilmişlik, yalnızlık barındıran karmakarışık duygular yumağı... Alışkın olmadıkları bir ilgi görmenin ilk şaşkınlığından sonra ezik ve çekingen bir tavırla karşılaştıkları sorunları anlatıyorlar. İçlerindeki o tarifsiz acı kendilerine kalıyor. Tedavi, iş, sosyal güvence konusunda çektikleri sıkıntıları dile getiriyorlar. Sosyal devletin neden hayatlarını kolaylaştırmadığını, çekilebilir hale getirmediğini sorguluyorlar. Öyle ya devlet koruyucu ve şefkatli olmazsa vatandaşından nasıl fedakârlık bekleyecek? Ya toplumun kayıtsızlığı? Haydi, yüzünüzde sırıtkan bir gülüşle "Vefa, ancak bir semtin adı" deyip de geçin bakalım! Olmuyor işte!... İnsanlık, ondan uzaklaştığınızı sandığınız bir anda birdenbire karşınıza çıkıveriyor! Vurdumduymazlığınızdan ve ilgisizliğinizden utanıyorsunuz. Vefa, görev duygusu, sorumluluk, şefkat, sevgi, minnet gibi insani duygular rafa kaldırdığınız kör yumaktan sağılıp üzerinize üzerinize geliyor. Kaçamıyorsunuz...