Gençlik üzerine

A -
A +

Türkiye'de yıllardır süren siyasi çekişmelerden kurtulunup da gençlik konusu dört başı mamur bir şekilde ele alınamıyor, sağlıklı ve verimli projeler üretilemiyor. Milli Eğitimin de çaresiz kaldığı sık sık çıkan öğrenci olaylarıyla gün yüzüne çıkan bir gerçek. Ortada batının kültür emperyalizmine, küresel modalara, ezilmeye, sömürülmeye ve tüketilmeye terkedilmiş bir gençlik var. Yoksullar ve çaresizler bunalımlarının doruklarında bir fırsat yakalama umuduyla çırpınırken birtakım karanlık emelli şer odaklarının tuzaklarına düşüyor. Hali vakti yerinde olan ailelerin çocukları modernitenin uçlarında batının bütün hastalıklarını kapmış durumda. Dünyaya hakim olma planlarını sinsi sinsi yürüten küresel güçlerin pençelerinde dejenere oluyorlar. Arkadaşımız Rahim Er, geçtiğimiz Salı günkü yazısında İstanbul'da Hezarfen hava alanında beş yıldır düzenlenen karnaval havasındaki müzik festivalinde yaşanan alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ve seks batağında sözüm ona özgürlüğün tadını çıkarmaya(!) çalışan gençliğin içler acısı durumunu yer yer isyan doruklarına uzanan ifade ve yorumlarla anlatmaya çalışıyor ve soruyordu: "Burası neresi, bu hangi İstanbul? Rio mu, Münih mi? Sodom mu? Gomore mi?" Postmodern cahiliye medyasının magazin haberlerine bakılırsa bunlar modern zamanlara özgü renkli gençlik eğlenceleriydi... Kameralar ve fotoğraf makineleri, aynı eğlence rezaletlerinin yaşandığı büyük disco-barlardan, artık bizim de bir karnavalımız, faşingimiz var havası içinde Hezarfen'e çevrilmişti. O kadar! Üzüntü ve esefle bakıp kalıyor ve düşünüyorsunuz. Bizim geleceğimizi böyle bir gençlik mi kurtaracak? Atatürk, cumhuriyeti gençliğe emanet ederken böyle bir gençlik mi hayal etmişti? HHH Elimde Hicran Göze'nin hayatını samimi ve duygusal ifadelerle anlattığı Kadıköylü Yıllarım isimli anı kitabı var. Göze'nin bütün insani değerlerin kaybolduğu zamanımızda gençliğini ve geçmiş günlerini özleyişini dile getirdiği önsözündeki şu satırlar içi boşaltılmış, ailesinden ve geçmişinden kopmuş, yaşlı büyüklerine karşı duyarsız gençliğimiz için üzülürken bana o kadar anlamlı geldi ki, siz okuyucularımla paylaşmak istedim: "Yaşlının bu özlemini önlerinde meçhul ve sihirli bir gelecek olan gençler anlayamaz. Gençlerin içinde yaşadıkları zamanın çirkinliklerine geçmişin güzelliklerini bilmedikleri, yaşayamadıkları için reaksiyon gösterememesi de bir yerde tabiidir. Tarihçi Adnan Giz'in dediği gibi, bir kadının gençliğindeki şahane güzelliğini bilenlerin o kadının yaşlılığındaki halini görünce duydukları üzüntüye onun güzellik devrini yaşamamış olanlar hiç katılabilir mi? Gençler, sık sık geçmişi gündeme taşıyan bir dedeyi, bir anneanne veya babaanneyi belki biraz hafife alarak hatta sıkılarak dinleyebilirler. Çünkü insan o çağda yaşlılığı çok uzağında, hiç gerçekleşmeyecek bir hadise gibi görür. Yaşlılar onlar için sanki insan denen varlığın bir başka türüdür. Yaşlılığın engin tecrübe ve görgü deposu olduğunun pek az genç farkındadır. Seneler su gibi akıp o yaşlı insanlar hayatımızdan birer birer kayıp gidince büyük bir pişmanlıkla onlara soramadıklarımızın, onlardan öğrenemediklerimizin üzüntüsünü duymuşuzdur. Beraberlerinde kimbilir ne kadar mühim pek çok hadiseyi kendisi ile birlikte toprağa gömen yaşlıları dinlememek, konuşturmamak gençler için ne büyük bir kayıptır." (Kadıköylü Yıllarım, Hicran Göze, Kubbealtı Yayınları)

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.