Bu yıl eylül İstanbul'da pek tatsız geçti. Eylülün alışkın olduğumuz sarışın güneşinin munis sıcaklığını, tabiatın solgun renkler içinde durgunluğunu yaşamadık. Mevsimler değişti diyorlar, galiba öyle... Ekimin ilk günlerinde güneş şöyle bir göründü sonra tekrar kayboldu. Havada yağmur bulutları dolanmaya başlayınca Fethiye'ye yerleşmiş olan yeğenimin çağrışlarına dayanamayıp güneşe son bir elveda demek için uçağa atladığım gibi Dalaman'a doğru havalandım. Uçak, dokuzbin metre yüksekliğe çıkıp da pırıl pırıl güneşin hakim olduğu bembeyaz bulut ülkesinden süzülmeye başlayınca gönlüm de sonsuzluk ufuklarına kanat açtı. İlham perilerinin zarif dokunuşlarla açtığı şiir kanallarından bulutlar üzerine hoş mısralar aktı durdu. Dalaman'a yaklaşıp da alçalmaya başladığımızda puslu gurup vaktinde koyların, adacıkların ve durgun denizin romantik görünümü öylesine aklımı başımdan aldı ki, tüm mısralar sabun köpüğü gibi dağılıverdi. Bu defa nafile bir gayretle La Martine'in "Göl" isimli şiirinin o pek sevdiğim mısralarını hatırlamaya zorladım zihnimi... ??? Yeğenimin evi Fethiye'nin sayfiye yerlerinden biri olan Çalış mevkiindeydi. Çoğunluğu İngilizlerin oluştuğu ecnebilerin satın aldığı zarif villalarla doluydu. Sahil, diğer turistik yerleşim merkezlerinde olduğu gibi butik oteller, restoranlar, barlar ve turistik eşya satan dükkanlarla kaplıydı. Yabancı kelimelerle dolu tabelalar Türkçe'yi kahredercesine her yeri istila etmişti. Buna çok canım sıkıldı. Acaba Fethiye Belediye Başkanı ve meclis üyeleri bu sorumsuz istiladan rahatsızlık duymuyorlar mıydı? (Görüşlerini almak üzere telefonla Belediye Başkanından randevu aldım ama o gün sokaklarda çamur birikintileri oluşturacak kadar şiddetli bir yağmur yağdığı ve hazırlıksız olduğum için de randevuya gidemedim.) Fethiye'nin havası da İstanbul'unki gibi kararsız. Yağmurun ardından bir bakıyorsunuz güneş açıveriyor. Hava açtığında, güneş düşkünü İngilizlerle birlikte ablamla beraber biz de sahile koşturuyorduk. Bizden başka yerli halktan kimse olmuyordu. Deniz kenarlarındaki şezlonglarda ecnebilerin güneşin tadını çıkarmaları görülmeye değerdi. Bir an kendimi, kendi ülkemde, ülke dışında yabancı bir tatil yöresine gitmiş gibi hissettim. Esnafın ilk görüşte bizi de ecnebi sanarak "Hello", "Good Morning" demeleri bu yabancılık duygusunu daha da artırıyordu. Esasen ecnebilerin topraklarımızda mülk almalarına karşı değilim ama böylesine geniş çaplı ve yabancı kültür ağırlıklı bir yerleşimden ürktüm doğrusu... Sahile inerken bindiğim minibüste yan yana oturduğum; Çalış'ta yerleşmiş bir Türk bayanın anlattıkları endişelerimi büsbütün artırdı. Şöyle diyordu özetle: "Kabahat bizim paragöz ve cahil halkımızda. Paranın yüzünü görünce hiç düşünmeden evlerini, arsalarını satıyorlar. Yerleşen İngilizlerin çoğu evlerini turistlere pansiyon olarak veriyorlar. Yani turizmciliği onlar yapıyorlar. Tanıdığım bir İngiliz geniş bir arazi almış, meyve ağaçları dikmiş. Buradan İngiltere'ye meyve ihracı yapacakmış. Bu kadar gözleri açık. Onların hayat tarzları farklı. Gençlerimiz haliyle etkileniyor. Muhafazakâr ailelerde bu yüzden huzursuzluklar oluyor." Turizme açık bölgelerde yerli halkın çok bilinçli olması ve sağlam durması gerekiyor. Bunu söylediğimde bayan acı acı gülümsüyor: "Halk önce geçim derdinde. İngilizlerin malikanelerinde hizmetçilik veya bahçıvanlık kapsam hayatım kurtulur diye fırsat kollayanlar çok." İçim sızlıyor. Güneşi yakalamak için çıktığım yolculuktan duyduğum zevk huzursuzluğa dönüşüyor. Bizim her şeyimiz karmakarışık. Plan yok, program yok, öngörü ve tedbir yok. Turizm konusunun getirileri ve götürüleriyle birlikte çok ciddi biçimde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. İşşiz ve aşşız kalan, dilini kaybeden ve kültürünü ezdiren bir toplum olduğumuz sürece yakın bir gelecekte ağır sorunlarla karşılaşmamız kaçınılmaz gibi görünüyor. Bir dahaki yazımda Ölüdeniz izlenimlerimden bahsedeceğim.