Bir ülkenin insanları arasında elbette fikir ve düşünce ayrılıkları olacak. Bu, değişim ve gelişim için gereklidir. Olmaması gereken şey; gönül ayrılığı... Ama ne yazık ki insanlarımız (özellikle entelektüel geçinenlerimiz) fikirleriyle birlikte birbirlerinden gönüllerini ve mekanlarını da ayırıyorlar. Okumak, ne hikmetse bizim aydınlarımızı yabanlaştırıyor. Birbirimize kenetlenip hoş ve saygılı beraberlikler içinde fikir alışverişlerinde bulunmak varken, neticede sürekli olarak ayrışıyoruz; sağcılar-solcular, laikler-antilaikler, birinci cumhuriyetçiler-ikinci cumhuriyetçiler, Türkler-Kürtler, Beyaz Türkler, Kırmızı Türkler, Zenciler vs... Kesin hatlarda bu ayrışmalar ne yazık ki edebiyat dünyamızda da etkisini sürdürüyor. Etrafına sürekli olarak kalın duvarlar çevrilen; bu yüzden gönül ikliminin güneşini alamayan edebiyat tarlası gittikçe kuruyor ve büyük eserler üretilemiyor. İdeolojilerin iflas etmesinden sonra hakim olan popülist mantalitenin çarşaf çarşaf röportajlar ve sansasyonel haberlerle gündeme getirmeğe çalıştığı kadın ruhunu keşfetme(!) ürünleri, yaşanan aşk ilişkilerini ifşa metinleri, aldatma itirafları "edebi eser" olarak ileri sürülüyor. Yani, her şeyde olduğu gibi edebiyatta da aşağılara düşüş ve kuyularda kaybolup gidiş trajedisini yaşıyoruz. Çeşitli piyasa oyunlarıyla yapay bir biçimde liste başı yapılan kitaplar belki alıcı buluyor ama olan, edebiyata oluyor. Edebiyatın bu hazin tükenişi birdenbire olmadı tabii. 70'li yıllarda sağ ve sol diye ideolojik kamplara bölünen Türkiye'de edebiyat da bundan nasibini aldı. Neticede sağcı yazar, solcu yazar diye garip bir bölünme ortaya çıktı. Bu, sanatın özüne, ruhuna ve özgürlüğüne aykırı bir durumdu. Sanatkar, belirli bir şablon çerçevesine sığabilir miydi; düşünce ve hayallere sınır çizilebilir miydi? Özgürlük iddiasında bulunanlarca çizildi işte!.. Marksist-Leninist düşünce şablonlarına girmeyenler zenciler gibi dışlandılar; itildiler; adeta yok sayıldılar. Bana son çıkan "Hevenk-Kayıp İstanbul" isimli yeni kitabını gönderen Sevinç Çokum da, bu antidemokratik, kısıtlanmış özgürlükler ortamında özünü kaybetmeden yazar olma haysiyetini koruyan, sansasyona rağbet etmeden Türkçe'yi en güzel biçimde kullanarak sürekli üreten yetenekli bir hikaye ve roman yazarımız. Berlin duvarı yıkıldığı halde kafalarındaki duvarları yıkamayan, solcu olduklarını sanan; ama insanın hiçbir kalıba sığamayacak kadar sınırsız, tükenmez ve özgür bir varlık olduğunu anlayamayan; ancak öztürkçe adına dil bozukluğunda birleşen; günlük edebiyata hakimmiş gibi görünen, beyinleri sömürgeleşmiş, hakim gruplar bugün bile Sevinç Çokum'la birlikte daha nice yetenekli yazar ve şairimizi görmezden geliyorlar; adlarını anmıyorlar. Ama zaman denilen o gizemli süzgeç nasıl olsa sapla samanı birbirinden ayıracak; değerli ve ağırlıklı olan er geç gün yüzüne çıkacaktır. Çokum'un, fotoğraflardan yola çıkarak yazdığı; bunlarla ilgili anıları, yorumları, tespitleri (o çok sevdiği hevenk yapma merakıyla) zaman ipliğine dizdiği "Hevenk-Kayıp İstanbul", aslında ezelden ebede akış içinde sürüklenirken arkamızda bıraktıklarımız, yaşanmışlık yansımaları... Hüzün ve hazzı beraberinde hissettiriyor. Okuyun, anlayacaksınız... ....... Hevenk-Kayıp İstanbul, Sevinç Çokum, Ötüken Yayınları, İstanbul-2003 Tel: 0212 251 03 50, Faks: 0212 251 00 12