Okuyucularımdan biri: "Yazılarınızın ağırlık merkezi çoğunlukla insan. Zamanımızda insanın kıymeti mi kaldı? Batının ilim ve tekniğini almak yerine hastalıklarını aldığımız için fertleri birbirine zulmeden bir toplum olduk" diyor. Okuyucumun tespitine katılıyorum. Ben de bunun için insan'a ağırlık veriyorum ya... İnsan, hayatın merkezi. Bunu zaman zaman "Her şey insan için", "Önce insan" gibi sloganvari sözlerle ifade etmiyor muyuz? Ediyoruz da, maddeye, çıkara, paraya, güce ve tüketime dayalı vahşi kapitalizm rüzgârında hepsi savrulup gidiyor. Manasından ve insani değerlerinden soyutlanan insan, sadece ruhsuz, duygusuz tüketim aracına dönüştürülüyor. Bugünlerde evhamlarımızın göbek taşına kurulmuş bir halde cumhuriyet değerlerimizi kaybetmekte olduğumuzun tartışmalarını yapıyoruz. İnsani değerlerini yitirmiş insan, cumhuriyet değerlerini koruyabilir mi? Düşünmüyoruz. Çalışma, disiplin, idealizm, doğruluk, yardımlaşma, dayanışma, şefkat, merhamet, insana saygı, hakka hukuka, kurallara riayet, adalet gibi kaygılarımız var mı? İçsiz kalıplara dönmüşüz. İnsan olmak başka bir şey oysa... Nasıl diye soran olursa, öğretmenliğim tutar; kültürünü öğren de gel derim... Aşk bir ruh hastalığı mı? Batı "gönül"ün manasını bilmiyor. Bilmediği için de insanın duygu dünyasıyla ilgili olarak bilim çevrelerinde yapılan bazı açıklamalar bizi şaşırtabiliyor. İtalya'nın Pisa Üniversitesi Psikiyatri Fakültesi üyesi Prof.Dr. Donatella Marazziti, "aşık olmanın bir nevi ruh hastalığı" olduğunu; insanların aşk diye yorumladığı duygunun aslında biyokimyadan başka bir şey olmadığını öne sürüyor. Haydi, bilim diliyle söyleyelim; aşk duygusunun adı "mikroparonaya" imiş. Marazziti'nin yorumlarını da derleyip toparlayalım: "Aşk denilen ruh hali, bilimsel açıdan vücut biyokimyasının etkisinden başka bir şey değil. İnsanlarda hastalık etkisi gösterir. Âşık olduğunu söyleyenlerin kanındaki serotonin oranı çok yüksek. Âşık olmayanlarda ise bu oran düşük. Benim ve ekibimin araştırmalarında ortaya çıkan en ilginç sonuç ise asabi ve hafif paranoya insanlarda serotonin oranının âşık insanlardakiyle hemen hemen aynı oranda olması." Her ne hal ise... Şimdi, düşünelim bakalım; Prof. Marazitti, bu veriler sonucunda dünyanın en büyük aşk şairlerinden Fuzuli'yi, hele hele onun ölümsüz eseri Leyla ve Mecnun'u anlayabilir mi? Kâbe duvarına yaslanıp da "Yarab! Bela-yı aşk ile kıl müptela beni" diye yalvaran Mecnun'un bu duasını mikroparanoya'nın tipik belirtisi olarak tanımlaması, beşeri aşktan ilahi aşka yükselişini de had safha olarak izahı ihtimali bizim deruni dünyamızda yankı bulabilir mi? Şöyle bir soru da gelebilir aklımıza; kimya, manadan kopabilir mi? Bilimin dar kalıpları içinde kalmakla yetinilirse Prof. Joshua Lederberg de insan'ı şöyle tanımlıyor:" İnsan, en azından jenotip olarak, karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfor atomlarının belirli bir molekül dizisinin oluşturduğu bir metre seksen santimlik bir kütledir." Öyle mi? İnsan, bu mu?