Geçtiğimiz günlerde ekibiyle birlikte istifa eden Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Haluk Tokuçoğlu, veda konuşmasında bakınız ne diyor: "Köklü ve sarsılmaz sandığım dostlukların koltuk uğruna kâğıt kuleler gibi yıkıldığını içim burkularak bu süre içinde gördüm. Dedikodunun, yalan ve iftiranın en iğrenç örneklerini yaşadım. Çıkar için, makam ve mevki için insancıkların nasıl küçüldüklerine; nasıl iğrenç oyunlara kalkıştıklarına şahit oldum. Yakınlıkların ranta dönüştürülme çabalarını gördüm ve her şeyin bir sonu olduğu gibi bu görevlerin de bir sonu olduğunu hiçbir zaman aklımdan çıkarmadım. Artık Sağlık Bakanlığı'nda benim açımdan sağlıklı görev yapma imkanımın kalmadığını gördüğüm için görevimden ayrılıyorum." Bu sözler, bir üst yöneticinin, yalnızca çalıştığı ortamın değil, bütün devlet dairelerinin ve neticede toplumumuzun hal-i pür melalini ortaya sermesi açısından çok önemli. İçinde bulunduğumuz krizin ahlaki boyutlarını açıklaması bakımından da mercek altına alınmağa değer. Türkiye'nin kurtuluşu için yeni bir ekonomik yapılanmadan bahsediliyor. Bütün gayretler ve umutlar bu yöne sevkedilmiş durumda. Ama kanaatimce insanın yeniden yapılanması söz konusu olmadan tam manasıyla selamete ve başarıya erişmek mümkün değil. Büyük mücadeleler ve meşakkatlerle kurulan Cumhuriyetimizin bütün kurumları bugün büyük bir çöküntü içinde. Her şey insan için diyoruz ama genel manzaraya şöyle bir baktığımızda hiçbir şey insanca değil. İnsan hammaddesi bozulmuş durumda. İlişkiler gayri insani. Üretim nerdeyse sıfır noktasında ama dedikodu, çıkarcılık, fırsatçılık, madrabazlık, fitne, talancılık, adam kayırmacılık, adaletsizlik, yalan-dolan başını almış gidiyor. Sevgisizlik ve nemelazımcılık batağında insanın insana zulmü artık olağanlaşmış. Nerdeyse yenilen her ekmekte birilerinin hakkı ve gözyaşı var. Özgürlük kavramı, bireyin her an istediğini yapabilmesi şeklinde bir başıboşluk olarak algılanıyor. Tarihten aldığımız derslerle hüküm vermemiz gerekirse tam bir çöküş dönemini yaşıyoruz. İşte, "Kazanmak için her yol mübahtır; altta kalanın canı çıksın" anlayışına dayalı; yalnız "madde"nin tek değer olarak kabul edildiği ilkesiz ve vicdansız vahşi kapitalizmin bizi getirdiği nokta bu. Hep söyledik ve söylemeğe devam ediyoruz; ortak sorumluluğun idraki içinde bütün bireyler, büyük küçük demeden kendilerini bir özeleştiri süzgecinden geçirmek; "kendini bilme" düzeyine erişmek zorunda. İnsanca düzen isteyenler, kendilerini değişim rüzgarlarına kaptırmadan önce köklerini, öz kültürle beslenmiş, değişmez insani değerlerle güçlendirmenin kaçınılmaz ve hayati bir ihtiyaç olduğunu anlamalılar. İç dinamizmi her solukta değişme ve yenilenme olan doğada hangi çiçek, hangi bitki, hangi ulu ağaç "sağlam bir kök"e sahip olmadan serpilebilir ki?