Çağımız hız çağı... Bu hızı en çok büyük şehirlerde hissediyorsunuz; buralarda yürümek yerini koşuşturmaya bırakmış durumda. Onun için kime "Nasılsın?" diye sorsanız, yorgunluktan şikayete başlıyor. Haklılar da... Hız temposuna ayak uydurmak yüklü bir enerji gerektiriyor. Caddeler, metrolar, büyük alışveriş merkezleri ordan oraya koşuşturan insan yığınlarıyla dolu... Herkesin kendine göre bir telaşı ve acelesi var. Hele gençler öylesine aceleci ve sakınımsız yürüyorlar ki, çarpmamaları için sizin büyük bir dikkatle kendinizi kollamanız gerekiyor. Her şeyin gençler üzerine kurulu olduğu düzende haliyle yaşlılar da ortalıktan el ayak çekiyor. Sabahın erken saatinde çalışma odamın penceresinden baktığımda modern giyimli bir genç kızın belli ki işe yetişme telaşı içinde, çevresine göz kapatmış biçimde kapaklanırcasına koşturduğunu görünce divan edebiyatında selvi salınımlı, akan su gibi kayarcasına yürüyüşleriyle tasvir edilen güzelleri hatırladım. Ardından Enderun şairi Vasıf'ın o güzel beyitini de tabii: O gül endam bir al şale bürünsün yürüsün Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün Endamı ve yürüyüşüyle iç ahenkle dış ahengin doğal olarak birleştiği ne kadar zarif bir kadın tablosu çiziyor değil mi? Defilelerdeki yengeç misali yan yan, yaylanarak yürüyen, sert dönüşlerle kavisler çizen, donuk yüz ifadeli mankenlerin görünümleriyle ne kadar çelişiyor! Biri estetik, diğeri sun'i... Halk şairlerinin: "Suya gider allı gelin, has gelin / Ayakların nokta nokta bas gelin", "Keklik gibi taştan taşa sekerek/ Gerdan açıp gelişini sevdiğim", "İnce bel üstüne cevahir kemer/ Şöyle bir salın ki bel incinmesin" şeklinde yalın, sade deyişleri bile bu manken yürüyüşlerinden daha çok estetik duygu uyandırıyor, insanı hayal dünyasına daldırıyor. Zamanın durgun aktığı, mananın yaşamın her anına sindiği, ahengin bedende çöreklendiği, estetiğin doğallıkla örtüştüğü o eski çağlarda kadın yürüyüşünün güzelliği aşıkların gönüllerini peşinde sürükleyebiliyormuş. Zamanımızın makyaj ve estetik müdahale güzeli taş bebeklerinin kalçalarını sallamaya özen gösterip ince topuklar üzerine küt tük basarak pervasız yürüyüşleri için de şiirler yazılıyor mu, bilmiyorum. Yoksa ihlam veren yürüyüş güzellikleri birer hatıra olarak mazide mi kaldı? Pervasız yürüyüş dedim de, Yahya Kemal'in en enfes mısraları aklıma geldi: Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapayalnız Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!.. İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Yalnız buradaki söz konusu yürüyüş, günümüz sun'i güzellerinin mesaiye, randevuya veya eğlenceye yönelik yürüyüşlerinden farklı bir yürüyüş. Hedefi hayal ettiğine, idealine ve sınırsızlığa... Onun için anlamlı ve güzel...