Her fırsatta "Kopenhag kriterleri, Ankara kriterleri olacaktır" diyor AKP Genel Başkanı Sayın Tayyip Erdoğan. O kadar kararlı ve iddialı yani. Hayırlı olsun diyelim! Bazıları ne kadar umutsuz olursa olsun, AB'ye giriş yolunda hatırı sayılır adımlar attık. Kopenhag kriterlerini yerine getirme hususunda yöneticilere büyük sorumluluklar yüklerken bizler birey olarak: "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur" deyip kendimizi gözden geçirmemekte, yenilenmemekte direnecek miyiz? Özellikle okuyan, yazan entelektüel kesimin bu hususta örnek bir çaba göstermesi gerekmiyor mu? Ama ne yazık ki bizim aydınlarımız, aydınlanma ve halkı aydınlatma sorumluluğunun gereklerini kayıtsız şartsız yerine getireceklerine hâlâ alaturka ve kısır tartışmalarla zaman geçirme eğilimi içindeler. Söz gelimi geçtiğimiz günlerde köşeleri kasıp kavuran şu Fazıl Say tartışması. Fazıl Say, yeteneği yanı sıra zaman zaman yaptığı sert (ama yerinde) eleştirilerle dikkatleri üstüne çeken bir piyano virtüozumuz. Bir gazetede kendisiyle yapılan bir mülakatta şöyle diyor: "Edebiyatta Goethe varsa müzikte Beethoven var. Nietzsch varsa Vagner var. Bunlar birbirini karşılayacaktır. Türkçe'deki pop ve arabeski hiçbir ağırlık kavramına sokamayız. Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk'un karşılığı Türkiye'de Sezen Aksu, Orhan Gencebay olabiliyor. Oysa bu yanlış 500 sayfalık bir romanın karşılığı bir senfoni olmalı, beş dakikalık bir pop şarkısı değil." Vay, sen misin böyle söyleyen? Say'ın (dolambaçlı bir ifadeyle) kastettiği şeyi anlamayan, büyük bir ihtimalle anlamak istemeyen bir takım köşe yazarları, var güçleriyle özgürlük ve zevklere saygı adına pop müziğinin ve arabesk müziğin ateşli savunucuları kesildiler. Efendim, biliyoruz her şeyde olduğu gibi sanatta da arz ve talep kanunları işliyor. Dili kısırlaştırılmış (250 kelimeyle konuştuğumuzu unutmayalım), öz müziği unutturulmuş, kültürel değerlerin har vurup harman savrulduğu, televole kültürünün hakim kılındığı, en gözde mesleklerin dansözlük, şarkıcılık, mankenlik (!) ve futbolculuk olduğu bir toplumda haliyle büyük yazar, büyük bestekar yetişmez, yetişemez. Zaten televizyonun yanlış kullanımıyla zevkleri adamakıllı aşağı çekilmiş toplumun da böyle bir talebi yok. Yüksek bilinç ve kültürle ortaya sanat eseri çıkarmağa çalışmak, bir bakıma yok sayılmayı ve unutulmayı seçmektir. Bozuk düzende hayat, ekmek kavgası, göbek dansı, pop şıkıdımı ve arabesk sızlanışlarla geçer gider. Ama aslolan olması gereken bu mudur? Efendilerde mazeret hazır: "Halk böyle istiyor!" E kardeşim, doğru oturup doğru konuşalım. Sen, adama ekmek kavgasından başka bir amaç bırakmazsan, Nez'in kalça sallayışı, Hülya'nın aile çekişmeleri, Gencebay'ın sızmaları varken adam ne anlasın Dede Efendi'den, Itri'den, Yahya Kemal'den, Yaşar Kemal'den, Kemal Tahir'den? Müslüm Gürses'i paşa paşa dinlemek yerine Haşim'in "O Belde" isimli o harikulade şiirini anlamak için neden çaba göstersin? İçimiz boşaltılmış; kurumuş dallar gibiyiz. En ufak rüzgârda sallanıp duruyoruz işte.. Ha düştük, ha düşeceğiz... Savunulan bu mu?