Kızılderililer

A -
A +

Çocukluğumda seyrettiğim Amerikan filmlerinde çoğunlukla kızılderililer olurdu. Onları rengarenk boyalı yüzleri, eli baltalı görünümleri, seri ok atışları, amansız saldırganlıklarıyla vahşi yaratıklar gibi görür ve çok korkardım. Ablamla birlikte, tansiyon hastası olan rahmetli annemi bizi sinemaya götürmesi için zorladığımızda: "Kızılderililer varsa gitmem" diye şart koşardı. Biz de yarım yamalak bilgimizle (hiç şüphesiz başrol oyuncuların cazibesine kapılarak): "Bu filmde kızılderililer yok!" diye yemin billah ederdik. Annem de hiç istekli olmadığı halde sırf bizim gönlümüzü hoş etmek için hazırlanmağa koyulurdu. İlkin pek hoş, pek sakin başlayan filmin bir yerinde ellerinde baltalarıyla çığlıklar atarak bir tepenin ardından çıkıp gelen kızılderililer bizi hem mahcup eder, hem ödümüzü koparırdı. Tansiyonu çıkıp da söylenmeğe başlayan annemi diller dökerek yatıştırmağa çalışırdık. Bu korkunç yaratıklarla (!) giriştikleri kıyasıya mücadelede gönlümüz hep Amerikalı askerlerin tarafında olurdu. Aradan yıllar geçip, kızılderililer filmlerden el ayak çekince ne gariptir ki,onların vahşi görünümleri zihnimden yavaş yavaş silindi. Onları daha çok bir ateş etrafında oturup çubuk tüttüren sakin halleriyle, danslarıyla, bana pek hoş gelen isimleriyle hatırlamağa başladım. Oturan Boğa, Beyaz Kartal, Yalnız Kurt vs... Daha sonra TV kanallarında seyrettiğim belgesellerde, okuduğum dergilerde kızılderililerin nasıl eritildiklerini, renkli kültür ve medeniyetlerinin zamanın siyah-beyaz renkleri arasında nasıl kaybolup gittiğini yüreğim sızlayarak öğrendim. Hele Kevin Kostner'in "Kurtlarla Dans" filmini gördükten sonra geçmiş zamanda Amerikan filmlerinin onları bize nasıl yanlış tanıttıklarını anlayıp çocukluğumda duyduğum korku ve öfkeden dolayı utanca benzer bir eziklik duydum. *** Roger Graudy, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum isimli anı kitabında, Amerika seyahati sırasında tanıdığı bir kızılderili şairden şunları aktarıyor: "Alaska'dan Ateş Toprağına, Yucatan'dan And sıradağlarına, bizler tek topluluk idik. İstilacı bizi parçaladı ve yok etmek istedi. Bizde özel mülkiyeti ifade eden tek bir kelime ile yoktu. Bütün yeryüzünün ve yeryüzünü verimli kılan Güneş İnti'nin anası Paşamama dışında, kimse, kendini toprağın ve mahlukatın sahibi hissetmiyordu. Yer, güneş, yağmurların ve ırmakların suyu, bitkilerin ve hayvanların yaşamasına yardım ettiği için, kimse kendisini onların sahibi olarak görmüyordu. Bizim çalışmamıza da onlar yardım ediyor. Jaguarda veya kartalda, mısırda veya dağlarda aynı hayat var, aynı canı taşıyorlar. Karıncadan, yıldızlara varıncaya dek, hepimiz aynı topluluğun parçalarını oluşturuyoruz. Hiçbir şey, diğerinden kopuk, tek başına değildir. Hiçbir şeyin, ne insanların ne de eşyanın tek başına mevcut olmadığı bizim dünyamızda, sizin mülkiyet dediğiniz şeyin anlamı yoktur. Ahlak, dünyanın işte bu kanununa, yani bizi sınırsız bir topluluğa bağlayan kanuna göre yaşamaktır. Mülkiyetler, milletler, aç gözlü fertler... Kainatın tamamı aleyhine bir parçayı kendine hasreden ve tecrit eden her şey... Bütün bunlar dünyanın dokusunu parçalamak, ormanları mahvetmek, yerin karnını deşmek, insanları ve hayvanları öldürmek için dışardan geldi... Biz, hiçbir zaman tabiat içinde olmadık; bizim çalışmamız onun çalışmasına yardımcı oluyordu... Bizler, taşların cinsini ve onları yaralamamak için ancak taşlarla kesilmesi gereken taşları bilirdik... Atalarımız halkımızın kutsal kitapları olan piramitleri işte böyle diktiler. Ülkemizin zaptedilişine, insanlarımızın zorla çalıştırılmalarına kadar, bizler için çalışmak bir bayramdı. Zamanın üçte ikisi kuşlara, kayalara, hayvanlara, köylerimize, danslarımıza ve şarkılarımıza hayat veren bu biricik hayatın şerefine yapılan bu bayramların kutlamalarıyla geçerdi... Halkı yönetmek demek, herkesin neşe içinde çalışması için gerekeni yapmak demekti..." Bunları okurken çocukluğumun filmlerini hatırladım. Hafızamda kalan karelerde o zamanlar medeniyetin simgesi gibi görünen beyazlarla, vahşi (!) kızılderililer yer değiştirdi. Sömürgeci ve maddeci batının ön safta olduğunu sandığı medeniyet yarışında eğrilerle doğrular yerli yerine oturdu. Olgunlaşmak denen şey, galiba zamanla yanılgıların farkına varmak...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.