Bazı köşe yazarları, zaman zaman yazılarında Avupalı olmak için neler yapmamız gerektiğini madde madde sıralıyorlar. Beni asıl kaygılandıran dil ve edebiyattaki tutarsızlığımız; daha doğrusu köksüzlüğümüz... Bir millet kendi diline sahip çıktığı; onu sağlam bir temel üzerinde tutarlı bir yol izleyerek geliştirdiği; onunla ölümsüz edebi eserler ortaya koyabildiği ölçüde büyük millettir. Dilin bu önemine binaen Fazıl Hüsnü Dağlarca: "Türkçe, benim ses bayrağım" diyor. Yazılarımda sık sık Türkçe'nin tarih boyunca ihmal edilişinden, haksızlığa ve ihanete uğrayışından söz ediyorum. Sürekli alaşağı ettiğimiz; ses bayrağımız aslında... Diline sahip çıkmayan bir milletin sağlam temeller üzerinde kurulmuş güçlü bir edebiyatı olabilir mi? Tabii ki olmaz. Güçlü edebiyatı olmayan bir millette kolektif şuur, milli karakter, öz güven gelişir mi? Elinizi vicdanınıza koyarak buna "evet" diyebilir misiniz? Ben, şahsen diyemiyorum. Diyemediğim için de AB semalarına sevdalı koşumuzu rüzgarlara kapılmış kuru yaprak misali kör bir savruluşa benzetiyor; bunun için de tarif edilmez kaygılar duyuyorum. Kendi ülkemizde bile göğsümüzü gere gere Türk olduğumuzu söylemekten çekinir hale geldik; ya Avrupa aleminde artık ruhumuza egemen olan teslimiyetçilikle bugün kör, topal bir ucundan tuttuğumuz Türkçe'yi bütün bütün unutursak? "Yok canım, daha neler" demeyin. Tarihi seyir içinde başka milletlerde örneğine rastlanmayacak şekilde dilimizi ve edebiyatımızı sürekli değiştirmekle malulüz. VII. yüzyılda, Göktürkler devrinde içinde yabancı kelimeler bulunmayan saf Türkçe ile milli bir edebiyat oluşturmuşuz. Orhun Abidelerindeki metinler bunun en çarpıcı örnekleri. Eğer Türk dili, zamanla yabancı kelimelerin hakimiyetine girmeden bu metinlerden hareketle kendi doğal gelişimini sürdürseydi bugün kendi ayakları üzerinde duran mükemmel bir dilimiz olacaktı. Göktürkler, Uygurlar tarafından yıkılınca, Türk dili de büyük bir sarsıntı ve zaafiyet geçirdi. 38 harfli Göktürk alfabesinden 18 harfli bir alfabeye geçildi. Haliyle dil ve edebiyat geriledi. Göktürkler zamanındaki edebiyatla göbek bağları kesildi. İslamiyetin kabulüyle İslam medeniyetine geçince; bu defa Arap alfabesini kabullendik. Çoğunluğu Arapça ve Farsça kelimelerin oluşturduğu bir dille eserler vermeğe başladık. O zamanlar Arap ve Fars şiiri zirvedeydi. Müşterek nazım şekillerini ve konuları kullanıp şiirde dünya çapında örnekler verdik. Cumhuriyetin ilanıyla Latin alfabesini kabullendik. Bu defa Göktürk, Uygur edebiyatlarında olduğu gibi İslami Türk Edebiyatı çerçevesinde verdiğimiz eserleri unuttuk. Yani, bugünlere kendi elimizle kökümüzden kopa kopa geldik. Hep sil baştan zihniyeti ile geçen 13 yüzyıllık zaman içinde Türk kültürü ve edebiyatı da hep perişan ve köksüz kalmanın sancılarını çekti durdu. Köksüz bir ağaç, kendine hayat veren özsuyu dolaşımından mahrumsa nasıl şiddetli fırtınalara dayanıp da ayakta kalabilir? Nasıl?... Bir albüm Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Türk Edebiyatının seçkin yazarlarından Samiha Ayverdi'yi bütün yönleriyle tanıtan resimli bir albüm yayınlamış. Aysel Yüksel ve Zeynep Uluant'ın hazırladığı bu değerli eseri, Ayverdi hayranlarına ve bütün edebiyat dostu okuyucularıma tavsiye ediyorum.