Kültür Bakanı Atilla Koç'un uykulu resim ve görüntleri; bununla ilgili sitem ve yorumlar yine medyada sıklıkla yer almaya başladı. Medyanın büyük ölçüde etkisinde olan halk arasında "uyuyan güzel" yakıştırması da daha bir yoğunlaştı. Okuyucularım hatırlayacaklardır, ben de bu konu üzerindeki merakımı gidermek için kendisiyle bir mülakat yapmış, esasen "gönül gözü" açık bakanın kültür meseleleriyle ilgili çalışma ve hayata geçirmeye kararlı olduğu projeleri üzerinde tesbitlerimi kısa yorumlarımı da katarak köşemde yazmıştım. Kanaatim; Koç'un, hakkında çıkan dedikoduların aksine kültür meselelerine vakıf, uyumayan bir bakan olduğuydu. Peki diyeceksiniz, bu uykulu resimler neyin nesi?... Uyku apnesi mi? Kanaatimi söyleyeyim; yorgunluk... Sayın Bakan göreve geldiği günden beri, hemen hemen her gün gerek ülke içinde, gerek dünyada çok hareketli ve hızlı bir gezi programı uyguluyor. Bir ara gezi programlarını takip ettim. Ankara'da olduğu günler o kadar azdı ki... Kışın soğuğunda, yazın sıcağında sürekli hareket halindeydi. Tepemden ne zaman bir uçak geçse, herhalde kültür bakanı içinde, kimbilir nerelere gidiyordur; hangi etkinliğe katılacak diye aklımdan geçirir olmuştum. Kimse kolay kolay bu tempoya dayanamaz. Ama maşallah bizim bakanımız dayanıyor. Dayanıyor da, hareketsiz kaldığı toplantılarda içinin geçmesine engel olamıyor. Bence çaresi; biraz dinlenmek... Hani biraz da kültür ve sanat çevreleriyle yakından ilgilense diyorum. Geçenlerde yazar Adalet Ağaoğlu'nu evinde ziyaret etmişti. Popülizmin sert rüzgârının her birini bir köşeye savurduğu, ilgi ve iltifattan yoksun nice değerli yazarlar ve kültür adamları var. Ayrımcılık yapmadan her birini ziyaret etse veya zaman zaman onları bir çatı altında toplayıp, onların umutsuzluk ve unutulmuşlukla kavrulan yüreklerinde üretim heyecanı uyandıracak sohbetler yapsa, teşviklerde bulunsa... Yaban otlarının bürüdüğü edebiyat ve fikir vadisine canlılık getirecek teşebbüslerde bulunsa... Gerçi, gerçek yeteneklerin hünerlerini ortaya çıkarmak için hiç kimseye ihtiyaçları yoktur ama eğrilerle doğruların karıştığı böyle karanlık bir zamanda feyiz tarlalarının kurumaması için umut güneşinin doğmasında gayret göstermek önemlidir. *** Geçenlerde kütüphanemi karıştıırken Hz. Mevlana'nın Fihi Mafih kitabı elime geçti. Rastgele açtım. Hz. Peygamberimizin, "Bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir. Fakat fakirin kapısına gelen emir ne kadar hoş ve emirlerin kapısına giden fakir ne kadar kötüdür" hadis-i şerifi karşıma çıktı. Buna şöyle bir yorum getiriyor Hz. Mevlana: "Halk, bu sözün dış manasını almıştır. Bir bilgin'in, bilginlerin en kötüsü olmaması için, emiri ziyaret etmemesi lazımdır ve emiri ziyaret etmek ona yakışmaz. Bu sözün gerçek manası, öyle halkın zannettiği gibi değildir. Belki şöyledir: Bilginlerin kötüsü, emirlerden yardım gören ve emirler vasıtasıyle durumunu düzelten, kuvvetini elde edendir. Emirler bana bağışta bulunur, saygı gösterirler, bir yer verirler düşüncesi ve onların korkusu ile okuyan kimse bilginlerin en kötüsüdür. Şu halde o kimse emirler yüzünden ıslah olmuş, bilgisizlikten bilir hale gelmiştir. Bilgin olduğu zaman da onların korkusundan ve kötülük etmesinden terbiyeli insan olmuştur. Bütün hallerde ister istemez bu yola uygun olarak yürümesi gerekir. İşte bu yüzden, görünüşte ister emir onu görmeye gelsin, ister o, emiri görmeye gitmiş olsun, o ziyaret eden, emir ise ziyaret edilen olur." Şimdi, böyle bir alıntıya ne gerek vardı diyenler çıkabilir. Bir vesile ile de olsa, kültürümüzden bir ışık sunmanın faydası olabilir diye düşünüyorum. Nasibince faydalanan çıkabilir.