Ortalık bulandığı veya dayanma gücümün zayıflamağa yüz tuttuğu zamanlarda bazen olduğum yerden havalanıp hayali bir tepeye çıkıyorum ve her şeye tepeden bakıyorum. O zaman olayları daha net ve daha objektif bir tutum içinde gözlemleyebiliyorum. Bu durumda en sinir bozucu şeyler bile çoğunlukla komik görünebiliyor veya ciddiye alıp da kafa patlattıklarınız saçma gelebiliyor. Bugünlerde yine bu özgürlük tepesindeyim. Burada ne deprem korkusu var ne de kriz çalkantıları Galiba en yerinde olmak istemediğim insan Tayyip Erdoğan. O, her ne kadar: "Türkiye'yi kucaklamak istiyorum, geçmişi bırakıp geleceğe bakalım, aydınlıktan yanayız" gibi dikkat çekici ve anlamlı sözlerle ortaya çıktıysa da etrafta gri bulutları andıran bir medya ordusu... Fonda artık bıkkınlık veren biri koro... "Değişti mi, değişmedi mi!" İyi de, kendilerine bir soran çıkmıyor: "Siz, değiştiniz mi?" Türkiye'de herkes takkesini önüne koyup aynaya bakmak ve kendi kendine şunu sormak zorunda: "Bir toplu değişimin parçası olarak ben, bu değişim eyleminin içinde miyim?... Değişimin bana yüklediği sorumluluğun bilincinde miyim?.. Bu yolda üstüme düşeni yapıyor muyum?" Ama gerçekte öyle mi oluyor? Hayır. Ne sağlıklı analizler yapılıyor, ne de önyargılardan arınmış sağlıklı diyaloglar kurulabiliyor. Sadece dedikodu yöntemiyle, evhamlarla zihinler bulandırılmağa, gerçekler sulandırılmağa çalışılıyor. Maksat, anlamağa çalışmak değil, insan harcamak. Yok giyimi şöyle, yok kravatı böyle. Yok tavırları Kasımpaşalı. Yok bıyıkları yakışıksız. İnsaf! Bir de fikirleri alınan psikiyatrların birbirinden farklı, çelişkili ve ilginç karakter analizleri... Bu, insanı anlamak değil, zulüm mekanizması... Biliyorsunuz, zulumü çok iyi tanıyan halk kesimi her zaman mağdurun yanında olur. Medya değişmedikçe, olayları tarafsız ve önyargısız bir biçimde ele almayı öğrenmedikçe biz bu kısır döngülerden kurtulamayız...