Geçen hafta ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın ülkemize gelişinde "Al gülüm, ver gülüm" havası içinde yapılan toplantılardan sonra Ankara rahatladı. Başbakanın "ulusa sesleniş" konuşmasıyla bile güven duyup canlanmayan piyasalar Amerika'dan yardım geleceği umuduyla hareketlendi, borsa yükselişe geçti. Anlayacağınız; Amerika'ya bu kadar bağımlıyız. Powell'ın verdiği moralle Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül, "Türkiye koalisyonun içindedir ve müttefiki olan ülkelerle birlikte hareket etmelidir" dedi ama medya kanalıyla Irak'taki vahşet manzaralarını dehşet içinde seyreden Türk halkı, tamamiyle bunun zıddını düşünüyor. Hiçbir şekilde bu hukuksuz ve hayasız saldırıya ortak olmak istemiyor. Geçmiş zamanlarda beş yıldızlı otel ziyafetlerinden sonra 10. Yıl Marşını söylemeyi âdet edinen, Atatürkçülüğü kimseye kaptırmayan; şimdilerde ise Atatürk'ü hatırlamamalarıyla dikkat çeken bazı anlı şanlı Amerikancı köşe yazarları da son gelişmelerden çok memnunlar. Oysa bakınız Atatürk ne diyor: "Çalışmadan, yorulmadan, öğenmeden rahat yaşama yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini ve daha sonra istiklâllerini kaybetmeğe mahkumdurlar." ABD'nin tahakkümünden, AB'nin kaprislerinden ve çifte standartlı tutumundan, IMF'nin dayatmalarından bunalan toplumda bir uyanış başladı. İçine düştüğümüz dar boğazlardan ancak Milli Mücadele Ruhunu dirilterek kurtulacağımıza inanç gittikçe kuvvetleniyor. Bu yolda yine rehberimiz ve ışığımız, yeryüzündeki bağımsızlık mücadelelerinin ölümsüz ve örnek kahramanı yüce Atatürk... Irak işgalinin bize verdiği bir ders var. Yaşadığımız coğrafyada, hele hele ekonomik bakımdan dışa bağımlı olduğumuz sürece rehavete dalıp da sorumluluklardan kaçınma gibi bir lüksümüz yok. Şehitlerimizin kanlarıyla kazanılan bu mübarek topraklarda yaşadığımız sürece ayakta kalmak, onurumuzu ve bağımsızlığımızı korumak için kendimize olan güveni ve milli mücadele ruhunu diri tutacağız. Atatürk'çü olmak da bunu gerektiriyor. Krizleri atlatmak, borçlardan kurtulmak için maaşlarımızı, küçük birikimlerimizi, bileziklerimizi bağışlamak asla çözüm yolu olamaz. İktidara talip olanların da sanki iflasın eşiğinde ve aciz bir devletmişiz gibi bu yolu benimsemeleri akılcı ve hoş değil. Peki ne yapmamız gerekiyor derseniz... Önce kaybettiğimiz öz değerlerimizi, kendimize olan güveni kazanmamız; vicdan ve adalet duygularını güçlendirmemiz; ayrılıkların tuzaklarına düşmemek için birbirimize sevgi ve saygıyla kenetlenmemiz gerekiyor. Sadece tüketen; zamanı televizyonun vıcık vıcık televole ve eğlence programlarını seyrederek öldüren bir toplum olma tuzağından kurtulmamız şart. Yediden yetmişe kadar herkes üretim peşinde olmalı. Herkes işini namusuyla, hakkıyla yapmalı. Kısacası; milli mücadele ruhuyla yeniden yapılanmalı... Kimseye boyun eğmeyen, kimsenin küçümser tavırlarına maruz kalmayan güçlü bir Türkiye için buna hazır mısınız? Efendim?... Lütfen yüksek sesle cevap verir misiniz?