Geçtiğimiz pazartesi akşamı Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinde ünlü şair-yazar Necip Fazıl Kısakürek'in "Bir Adam Yaratmak" isimli oyununun galası yapıldı. Sanat-kültür dünyasının pek çok ünlü siması davetliler arasındaydı. Rağbet o kadar fazlaydı ki, yer bulamayan davetlilerin bir kısmı oyunu ayakta izlemek zorunda kaldı. Akrep burçlu Türkiye'nin yıllarca iç çatışmalar ve yasaklarla bunalan toplumu demokrasi ve özgürlük sancıları çeke çeke gittikçe olgunlaşıyor. İkibinli yıllarda, artık pek demode olan yasakçı zihniyet, pılısını pırtısını toplayıp ortalıktan çekilmek zorunda kalıyor. Yasaklı şair ve yazarlar gündeme geliyor, şimdiye kadar değerleri kişiye göre yorumlanan bazı sanatkârlar da daha sağduyulu ve objektif bir yaklaşımla yerlerini bulmağa başlıyor. Önce kitaplarıyla ve oyunlarıyla Nazım Hikmet geldi. Şimdi de Necip Fazıl, "Bir Adam Yaratmak" oyunuyla gündemde. İki zıt kutup.. iki şiir dehası... Biri insanı toplumsal işlevi, sorunları ve sorumlulukları çerçevesinde sorgulayarak sarsıyor, diğeri derununa dalıyor; metafizikle ilişkili cüretkâr sorgulamalarla onun mana cephesini ortaya çıkartmaya çalışıyor. "Bir Adam Yaratmak", büyük ölçüde felsefe ağırlıklı diyaloglara dayalı olduğu için sahnelenmesi zor bir oyun. Konunun ağırlığı ne kadar çabalasanız da iç dinamiği engelliyor. Belli ki yönetmen de, oyuncular da Necip Fazıl'ın dünyasına girmekte epey zorlanmış. Eserin sahneye konma aşamasında Şehir Tiyatroları yönetimi ile Necip Fazıl'ın oğlu arasında çıkan tartışmaları basından izlemiştik. Mehmet Kısakürek, oyunun fikir ve konu bütünlüğünün bozulduğu, bu yüzden tanınmaz hale geldiği gerekçesiyle eseri çekmeğe bile kalkmıştı. Esasen, eserde metafizik düşünceleri olanca derinliğiyle içeren boyut bütünüyle verilmemiş. Öne çıkarılan "Ölüm korkusu çevresinde (hemen hemen her bireyin bilinçaltında yatan) yaradan, yaratılış, var olmak sorunlarına hassas dokunuşlarla değinilmiş. Seyirci açısından bakacak olursak; belli ki karşınızda insanın metafizik kaygılarını ve arayışlarını; bu yüzden düşebileceği bunalımları olanca çıplaklığı ile ele alan bir yazar var. Ama, "Ne derler?", "Nasıl karşılanır?" endişelerinin sebep olduğunu sandığım bir iç sansürle eserinin can damarı olan kısımları bütünlük içinde verilmediğinden onu tam olarak anlamakta (hele Necip Fazıl hakkında önceden bilginiz yoksa) zorlanıyorsunuz. Öte yandan, eğer televole kültürüyle yetişdiyseniz, ölüm düşüncesinden sürekli kaçarak (içinizdeki ben'i sürekli uykuda tutarak) hayatı iç bade-güzel sev telkiniyle dıştan yaşamağa alıştıysanız sıkılmanız da mümkün. Öyle sanıyorum ki zaman içinde Necip Fazıl dünyasını daha iyi tanıyan oyuncularla birlikte seyirci de olgunlaşacak; içindeki 'uyuyan'ı uyandıran insanın hakikate erişme yolunda çektiği fikri ve ruhi çilesi daha iyi anlaşılacak. Bir süredir yerli eserlere ağırlık verdiğini memnuniyetle karşıladığım Şehir Tiyatrolarının yönetici ve oyuncularını kutluyorum.