Biz İstanbullular, aslında kara alışık değilizdir. İklimlerin değişmesiyle birlikte son yıllarda İstanbul'da da kış mevsimi çok sert geçiyor. Yağan ve günlerce kalkmayan kar, özellikle çalışanlar için bir kâbus haline geliyor; hayatı allak bullak ediyor. Bu yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesinin sıkı önlemler alması sayesinde ana arterler açıktı ama TV kanallarında görüldüğü gibi yüksek ve kenar semtlerin hali yine perişandı. Malum; İstanbul, yedi tepe üzerine kurulmuş bir şehir. İnişler, yokuşlar karda her an tehlike arz ediyor. Onun için halkın büyük kısmı yine evlerinde mahsur kaldı... Tabii ki dört yıl önce kayma neticesinde sağ eli bileğinden kırılan bendeniz de... Haber kanallarında yine belediyeden şikayetler oldu. Ama eleştirileri biraz da kendimize yöneltsek olmaz mı? Karla mücadelede halka da görevler düşüyor. Şehre belediye kadar halk da sahip çıkmalı. Herkes kendi evinin önünündeki karları kürüse en azından yaya yolları açılmış olur. Ama kimsede böyle bir gayret ve sorumluluk yok. Oturduğum sitenin apartman görevlileri bile bunu yapmadı. Kar yağışının kesildiği gün evden çıkayım dedim, eriyen ve çamurlu göller oluşturan yollarda yürüyeyim derken kar botlarım su aldı. Çıktığıma bin pişman bir halde rahatsızlandım. *** Kar yağdığı zaman biz İstanbul'un göbeğinde yaşayanlar, her ne kadar feleğimizi şaşırıyorsak da, itiraf edelim; asıl zorluk çekenler Anadolu'nun ücra köşelerinde mahsur kalan köylüler... TV ekranlarında, hasta olup da kar ve tipide kızak üstünde sağlık ocaklarına ilkel şartlar içinde yetiştirilmeğe çalışılan garibanların sefaleti ekranlara gelmiyor mu, çok üzülüyorum. Hele doğum yapacak hamile kadınların o perişan hallerini gördükçe yüreğim ağzıma geliyor. Sağlık Bakanlığı bu ilkelliğe bir çare bulamıyor mu? Yerel yönetimler tedbir almıyor mu? Çocukluğumda bize ezberletilen bir şiirin dizeleri geliyor aklıma: "Orda bir köy var, uzakta... O köy, bizim köyümüzdür. Gitmesek de, kalmasak da O köy, bizim köyümüzdür." Uzaktan sevmek, uzaktan sahiplenmek iyi de, unutuşları da beraberinde getiriyor. O gidilmeyen, kalınmayan köyler, köylüler; onların hal-i pür melalleri daha yakın bir tarihte kuş gribi dolayısıyla gündeme gelmişti. Medyada çıkan haberler, görüntüler hepimizin yüreğini burkmuştu. Çaresizlikler üstüne dertler bindikçe ne olacak, biliyor musunuz? Karın dağlar gibi yığıldığı, yerle gök arasında kervan geçmez, kuş konmaz yerlerde yolları kapanan, topraktan, yumurtadan, tavuktan nasibi kesilmiş o eski zaman efendileri, bir gün canları tak ettiğinde derlenip toplanıp büyük şehirlere göç edecekler; varoşlardaki son halkaya eklenecekler; köylerini burada kuracaklar. Tabii ki yüzleri burada da gülmeyecek; işsizlik, aşsızlık, yoksulluk derdi peşlerini bırakmayacak. Kar yağdığında yine mahsur kalacaklar. Ama umut dünyası ya... Karda haber telaşı içinde, büyük şehirin nasıl bir mega-köy haline geldiğini tesbit etme peşinde olan bir TV muhabirinin yolu elbette onların yaşadığı bölgeye düşecek... Kamera onların sefaletini görüntüleyecek... Her türlü alt yapıdan mahrum olarak çoluk çocuk bir barakaya sığınan ailelerin çaresiz erkekleri, utangaç, mutsuz kadınları kameraya küskün ve dargın bakıp; "Devlet nerde?" diyecekler yarı ağlamaklı, yarı isyankar... "Devlet nerde?"